Wednesday, 4 March 2015

PHUKET - TAYLAND 2 - ADALAR


Ertesi sabah erkenden sahile gidip yürüyüş yaptık. Sabahın o saatinde doğada yürüyüşü özlemişiz. Denize girilebiliyor gayet sıcaktı. Biz de zaten yürüyüşümüz sonunda bir güzel yüzdük. Doha'da Yılbaşı zamanı hiç yüzmemiştik.. Hava, deniz her ne kadar Türkiye kadar olmasa da bize göre yine de soğuktur. Yılın bu vaktinde sıcacık sularda yüzmek bizim için de ilk oldu.
Deniz öyle güzel diyebileceğim denizlerden değil. Ama tabiki Ege'de yüzmemiş olana güzel gelebilir. Hele Avrupa'lılar yaşadıkları onca soğuk, kar kış ve bulanık denizden sonra buralara resmen çıldırıyorlar. Denizde yüzerken hep vücudunuzu bir şeyler minik minik ısırıyor gibi. Bir kaşıntı oluşuyor. Ama ne ısırdığını hiç göremedim.

Sahilde yürürken birbirine sarmaş dolaş Tayland'lı minicik (boyu, yaşı değil) bir kadın ile batılı iri yarı bir adam gördük. Kadın adama tüm vucudu ile sarılırken kafasını insanlara çevirmiş halde bir taraftan da yerde tuttuğu 3-5 balığı bizim gibi sahilde yürüyenlere satmaya çalışıyordu. Maşallah, ne çalışkan kadın iki işi birden yapıyor dedik.;)))

Otelimize de giderken yine Tayland'lı minik tipli bir kadın yine onun 3 katı iriliğinde batılı bir adam ile el ele tutuşmuş bize doğru geliyorlardı. Yanımızdan tam geçerken el ele tutuştukları halde birbirlerine; benim adım şu senin adın ne diye tanıştıklarına şahit olduk. İnsanların buralara gelmesinde, bizim buraya geliş nedenlerimiz arasında saymadığım, çok önemli bir neden daha var tabiki.

Kahvaltıdan sonra ilk iş hep beraber günlük turlar satın almaya gitmek oldu. Otelimizin çok merkezi yerde olmasının avantajı olarak seyahat şirketi de yanı başımızda idi. Seyahat şirketi Trip Advisor'da da çok tavsiye ediliyordu. Şirkete girerken tıpkı Türkiye'de eve girer gibi ayakkabılarınızı kapının önünde çıkartıyorsunuz. Şirketin sahibi yıllarca Amerika'da yaşamış sevimli, genç  bir Tayland'lı. Aile işletmesi olarak karısı ile çalışıyor. Karısı hamile, 4 yaşlarındaki oğulları yanlarında, terlikleri çıkarıp girince de içerisi tam ev gibi. 

Bir sürü alternatif arasından biz 1 gün Phi Phi adası,1 gün macera turu (rafting, atv, fillerle gezmek), 1 gün şehir turu ve 1 akşam da gece geleneksel gösteri turları satın aldık. Günümüz yetmediği için gidemediğimiz James Bond 'un bir filminin çekildiği James Bond Adası da var. Ama sanırım bir özelliği yok. 

Tabiki tüm bunlara 10 kişilik bir grup olarak karar vermek çok zaman aldığı için de bu süreçte acenta sahibi ile epey sohbet ettik. Bize yenilecek, içilecek ve masaj yaptırılacak yerler tavsiye etti ve nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda son derece faydalı bilgiler verdi. Acenta sahibi dünyayı bekarken yaşadıktan sonra evlenip kendini memleketinin sakin sularına atmış, aşmış biri.

Bu turlardan en çok ilgimi Phi Phi adası çekiyordu. Burası ile ilgili bir yazıyı yıllar önce Hürriyet gazetesi seyahat ekinde okumuş, hayran kalmış ve bir gün mutlaka gitmek istemiştim. Hatta Tayland ve Puket rotasını seçmemde bile çok etkili oldu. Hayallerimin adası denir ya. 

Ertesi gün Phi Phi adasına gitmek için yola koyulduk. Aldığımız her tur bizi otelden alıp otele bırakacak şekilde düzenlenmiş olması büyük kolaylık. Sayımızda tam bir dolmuşluk 10. Ne bir eksik ne bir fazla. İstesek bu kadar ayarlanamaz.
Bu tura Phi Phi adasından başka 2 ada daha eklenmiş.Rotamız aşağıdaki haritadaki gibi.

Bu arada Thai dilinde ada, Don demek . Dolayısı ile ayıptır söylemesi Phi Phi Don'a gidiyoruz. Allah beterinden korusun deyip yola koyulduk.

Araç, speed botlara bineceğimiz yat limanında bıraktı. Burası Tayland'ın diğer yüzü.Tüm yat limanlarında olduğu gibi yat sahiplerinin mavi kanlı olduğu bir yer. Bizim gibi daha bir sürü değişik gruplar var. Sanırım VIP olan bir gruba kendilerini iyi hissetsinler diye sabahın köründe bile olsa şampanya patlattılar. Para'nın gözü körolsun denir ya. Bir de başlarına Noel baba şapkası takmışlar ki bizim gibi çapulculardan ayrılsınlar diye.  Ama kışın ortasında sıcak bir hava, Noel baba şapkası ve Noel ağacı görünce işte aşağıdaki manzara ortaya çıkınca bastım deklanşöre.

 Yat limanı 



Adalara sürat motoru ile gidilecek. Yüksek hız nedeni ile riskli bir yolculuk. Bu nedenle yola çıkmadan önce bir açıklama, bilgilendirme yapılıyor. Önemli iki nokta hamile ve sağlık sorunları olanlar bota alınmıyor. Çünkü alttan tam oturduğunuz yere çok fazla basınç oluyormuş. İkinci önemli uyarı mide bulantısına karşı hap alınması gereği belirtiliyor. Haplar tane tane ambalajlı olarak dev bir kavanozun içinde. İsteyen alıyor. 
Bota bindik. Hemen can yeleklerimizi giydik. Önce yine uzun bilgilendirme. Zaten tekne ekibi tam kafa tipler. Sanki sıcak ve bu basınçlı yolculukta kala kala kafayı yemişler. İçlerinde sadece 1 kişi İngilizce biliyordu. O da çok komik ama bir o kadar da şirin bir İngilizce. 
''Ayyy  ne diyor bu şimdi'' olduk. 
Açıklama sonrası başladık hızlanmaya. İnanılmaz bir deneyim. Denizin üzerinde uçup pat diye düşüyoruz. Her düşüşte altınızdan gelen basınç korkunç. Beli sakat olanların dayanması zor. Ama diğer taraftan da epeyce eğlenceli.

Park halinde sürat motorları 

bu da speed botların yakından hali. her biri 250 Beygir gücünde 3 motoru var.



Phi Phi adası üzerinde önce Nui Bay ve sonrasında Maymunlar sahiline gidiyoruz. Burada maymunları besliyoruz. Dikkatli olun diyorlar. Yemek için saldırma veya cüzdan, cep telefonlarını çalabiliyorlarmış. 




Sonra kısa bir yüzme molası. Deniz güzel berrak ve etrafınızda insanlardan hiç çekinmeyen rengarenk tropik balıklar. Yüzenler elleriyle balıkları muzla besliyorlar.




Bu arada tekne ekibinden elinde sürekli kamera olan bir kişi arada bizleri hiç bir şey söylemeden kameraya çekmekte. Baktım atlamış denize orada da çekimde. Hiç üzerinde durmuyoruz. Meğerse gezinin sonunda söylediler geziyi kameraya alıp bizlere bu günün anısına satmak için çekim yapıyorlarmış. Doğal görüntülerimiz olsun diye özellikle baştan söylemiyorlar. İyi ki yapmışlar bu rengarenk balıklarla su altında yüzerken de şahane görüntülerimiz olmuş.  



Kısa mola sonrası tekrar yola koyulduk. Eveeeeettt karşımda duran hayallerimin adası Phi Phi. Heyecanlıyım. 




Karşıdan bakınca adanın şekli de bir ilginç. Sanki biri büyük diğeri küçük iki tane ada birbirine ince bir kara parçası ile bağlanıyormuş gibi. 




Biz tam o bağlantı noktasında demir attık. Herkes yavaş yavaş aşağı indi öğle yemeği molası burada. Herkes indi ama ben inemiyorum. Çünkü terliklerimi bulamıyorum. Mürettebattan yardım istiyorum ne yazık ki hiç kimse benimle ilgilenmiyor. Çaresizlikle terliklerimi ararken bir taraftan da onlardan yardım istemeye devam ediyorum. Bir süre sonra ilgisizliklerini görünce kızmaya başlıyorum artık. Bu kez de kızgın bir ifade ile söyleyince kafalarını öteki tarafa çeviriyorlar.Terliksiz gidiver demeyin çünkü gidemem. Artık isteğimde lütfen ifadesini kaldırdım. Kaşlarım çatıldı. Ağlamaklı oldum. 
Bu şekilde epey bir cebelleştikten 15 dakika kadar sonra terlikler bulundu. İnecem ama  bu seferde herkes inince tekne biraz açığa gitmiş. Yapacak başka bir şey yok, normal kıyafetlerimle atladım belime kadar suya. Sonuçta yaklaşık 20 dakika geç, Islak, kızgın, ağlamaklı halde adaya indim. Böylemi olmalıydı?
Ama hayat tam da böyle  bir şey değil midir? İyi kötü sürprizlerle dolu bizler için.

Sunulan uyduruk yemeği yiyip adada yarım saat kaldıktan sonra yola çıkacağımız söylendi.

 O sırada durdurun dünyayı inecek var veya Cüneyt Arkın'ın N'ayır N'olamaz modundayım. Ay yapmayın. Olaylı, geç ve ıslak bir şekilde adaya ulaşıp, kötü bir öğle yemeği yiyip hemen gitmeyi hak etmedim. Ben buralara en çok burası için gelmiştim.Tırnaklarımı topraklara geçiresim var. Da beni dinleyen yok. Demir aldık yola çıktık. Mürettabatın sabahki sevimli gelen gülen yüzleri, şimdi bunlar niye sırıtıyorlar ki modunda algılıyorum. O kadar kızgınım.
Tekne sorumlusuna, mürettebatı şikayet ediyorum. Özür diliyor onlar İngilizce bilmezler diyor. İyi de ayaklarımı gösterdim. Her türlü işaret dilimi de kullandım. Heyhat geçmiş ola.

Adadan hatırladığım en güzel anı. Grup arkadaşımızın ada sakini İguana ile bu hatıra fotosu.

İkinci hayal kırıklığım tekne ile yol alırken oldu. Çok güzel manzaralı yerlerden geçiyoruz ama tekneyi durdurup rahat rahat fotograf çekmemize izin verilmiyor. Evet hızlı gitmiyoruz ama tekne kalabalık olunca güzel noktaları yakalamak için sıra beklerken istediğim pozları yakalayamıyorum. Oysaki bu doğa çok değişik ve tam bu bölgenin simgesi niteliğinde.




Gelgit nedeniyle kayalarda ilginç oyuklar oluşmuş.

Söylesem belki dururlardı ama fotograf çekmeye dalmış, teknedeki uygun pozisyon için sıra beklerken bu ilginç bölgeden de çıkmış olduk. Geç kaldık. Şanssızlık.

Gittiğimiz ikinci ada da çok az kaldık. Güzeldi ama çok kalabalıktı. Ada büyük olsa da tekneler herkesi aynı küçük plaja indirdiği için tam turistik bir ortam. Kendinizi egzotik bir adada hissedemiyorsunuz. Egzotik, tropikal bir adanın en önemli özelliği nedir? Sakinlik. Heyhaaaaatt.



Neyse, son bir kaç pozu yakalayabildim.

Yılbaşı deyince aklımıza soğuk gelir. Noel şapkası mayo ve bikiniyle Noel'e apayrı bir boyut getirmişler. 


Favorim aşağıdaki resim.
Teknelere bu rengarenk kumaşlar şeytandan korusun diye bağlanıyormuş. Bizdeki maşallah, nazar boncuğu gibi.

Adalarda kalınan sürede ancak foto çekecek kadar. Zaten etrafı kısa bir inceleyip nerelerin fotosunu çekeceğim diye karar verip, çekince süre bitiyor. Koskoca adanın bir ucunda yarım saat kalıp değil keşfetme plajın ötesini göremeden kalkılıyor. Hani bir ekran koruyucu var ve ötesini göremiyoruz ve hayallerim onların arkasında kalıyor onlara bir türlü ulaşamıyorum gibi.

Yine yola koyulduk.Bu sefer daha da küçük ve hiç bir özelliği olmayan Khoi Nok adasına gittik. Burada bazı kişiler şnorkel ile dalmayı öğrendiler. Standartlar gereği koca koca insanlar şnorkel ile yüzmeyi önce sığ suda öğreniyorlardı. Bizim için dışardan bakınca çok komik görünen bu manzaranın oyuncuları ise verilen eğitime dalmış, ciddiyetle öğrenmeye çalışıyorlardı. 
Çok standartlaşmak işte bazen böyle komik görüntülere neden olabiliyor. 

Adanın ev sahiplerinden


Bu üçüncü adaya niye gidildi hiç anlamadım. Buraya gidilmeyip de Phi Phi adasında biraz daha kalınsaydı ve insanlar şöyle sakin sakin adayı keşfetselerdi ya.

Üçüncü adadan sonra dönüşe geçildi. Limana girerken coğrafya yine ilginçti.
gelgit nedeniyle ağaç köklerinin durumu.

Gelgit sırasında oluşan su seviye farkının etkisi rahatlıkla görülebiliyor.


Limana giriş.

Sürat motorunun temposunun hepimizi çok yorduğunu fark ettik. Allahtan kimse mide bulantısı filan yaşamayıp sağ salim bitirdik.

Phi Phi adasında kalınabiliyor. Doğayla bütünüyle özdeşleşmiş bungalovlar var. Bugünkü hayal kırıklığını bir daha ki sefere gelirsem Bungalovlarda kalıp acısını çıkartırıp deyip kendimi avutarak unutmaya çalıştım.
 Bir daha gelmek ister miyim buralara? Kimbilir?

Tuesday, 3 March 2015

TAYLAND - PUKET


Bu resmi hatırladınız mı? 

Çocukluğumuzda ailecek masal tadında izlediğimiz o yılların meşhur aktörü Yul Bryner'ın da başrol oynadığı Kral ve Ben filminden bir sahne. Filmin çekildiği bu masalsı ülke ise o zamanki adıyla Siyam, şimdiki adıyla Tayland.

Yaklaşan yılbaşı tatilinde nereye gitsek diye düşünürken, Arap dünyasının 1001 gece masallarına alternatif olsun diye başka bir masal diyarına gitmeye karar verip rotayı Tayland'a cevirdik..
Tayland, doğa, kültür, yemek, alışveriş ve en önemlisi masaj, spa merakı olanlar için güzel bir rota ve oldukça ucuz.

Tatil süremiz çok uzun olmadığı ve Bankok eklendiğinde aktarma uçuşlar ile çok vakit kaybedeceğimizden doğrudan Puket'e gitmeye karar verdik. Ancak gezinin bir gününde Tayland anakarasına  geçebildik. Bağlantı ada ile anakaranın birbirine en yakın olan kuzey noktasında yer alan bir köprüden yapılıyor.

Doha - Puket dogrudan uçuş ile 7 saat kadar sürüyor. Yolculuğumuzu Katar Havayolları ile konforlu bir şekilde yaptık. Yolculuk boyunca Arabistan yarımadasının güneyine doğru gidip Dubai, Umman uçtuktan sonra Hindistan üzerinden geçtik. Hava açık olduğu için uçtuğumuz yerleri görme şansımız oldu.Hepsinin doğası ayrı ayrı muhteşemdi. Hindistan'ı enine geçtiğimiz için kendine has dağlık, yeşillik her türlü yeryüzü şeklini  görebildik.
Puket'e yaklaşırken hava bulutlandı. Gri bir hava ve deniz gördük. Her an yağmur yağacakmış gibi. İnişe yakın Aden denizine serpiştirilmiş bir sürü adanın üzerinden inecekmişcesine alçaktan geçtik. Manzara daha çok koyu yeşil ormanlar ve gri deniz görüntüsündeydi. Zaten tüm gezi boyunca şöyle turkuaz deniz görüntüsü hemen hemen hiç görmedik. Bu hem iyi hem kötüydü bizim için. İyiydi; çünkü güneş azıcık kendini gösterdiğinde bile epeyce yakıcıydı. Kötüydü; çünkü biz zaten gökyüzünün hep gri olan bir ülkeden geliyorduk. Gerçi Katar havada asılı toz nedeniyle griydi burada hiç olmazsa toz yoktu. Ama Doha'nın denizi her ne kadar beğenmesek de çoğunlukla turkuaz rengidir. Ama yine de yağmuru özlediğimiz için Tayland'ın yağmur hissi veren bu nemli griliği sevdim.

Uzak doğuya gideceklere gitmeden önce muhakkak uygun mevsimi araştırmalarını öneririm. Yoksa yağmurdan veya nemli boğucu sıcaktan başlarını alamazlar. Tayland'a gidilecek en iyi mevsim Kasım'dan Mart'a kadar olan dönem. Bizim gittiğimiz Yılbaşı dönemi ise en ideali. Tabiki en pahalısı. Hele Noel ve yeni yıl arası doruk noktası. Biz de bu dönemi mümkün olduğunca etkilenmeyecek şekilde 22-28 Aralık tarihleri arasında planladık. Bu dönemin dışında aslında gayet makul bir rota. Hele epey önceden planlanırsa uzak doğu kültürünü tanımak için güzel ve ekonomik bir başlangıç olur. Biz her ne kadar kalabalık olduğumuz ve delikanlı yaşlarında çocuklarımızı da düşünüp otelde kalmayı tercih ettiysek de aslında çok güzel ve daha ucuza havuzlu ve otantik tarzda döşenmiş villa alternatifleri gördük. Aklım kalmadı değil.

Tayland'ın Doha ile 4, Türkiye ile ise 5 saat, saat farkı var. Tabiki öndeler.
Havaalanı baya ilkel. Türklere vize yok.Sanırım tüm uzak doğu ülkelerinde Türklere vize istenmiyor. Sabah 7'de bindiğimiz uçaktan akşam 6 civarı indik. Hava yavaştan kararmaya başlamıştı.

Biraz da ada ile ilgili teorik bilgi vereyim. 
Puket, Tayland'ın batısında,Tayland'a ait 32 adanın da en büyüğü. Yüzölçümü 543 m2 ve   nüfusu 503.000. Katar'ın yüzölçümü 11. 517 km2 olduğu için küçük derken yaklaşık 22 kat daha küçük bir yer.(Türkiye ise 785.000 km2).Ama bu kadar küçükmüş gibi hiç hissedilmiyor. Puket, bu küçüklüğüne rağmen, her ne kadar gözlerimizle göremesek de sadece eğitim alanında eğitim veren Phuket Rajabhat Üniversitesi bile varmış. Para birimi Baht ve 1 TL= 12,5 Baht. Alfabesi çok değişik.


Ülke monarşi ile yönetiliyor. Kral, Bhumibol Adulyadej, Rama IX. Bu arada kral 90 yaşına yaklaşmasına rağmen hala kırk yıl öncesinin fotograflarının afişlerde kullanılması da komik geldi.


Sorduğumuzda kimse kralı sevmiyoruz demedi. Bilmem gerçek ya da korkudan. Hükümetleri ise Cunta. 
Araştırmalarım sırasında, veliaht prensin karısının akrabalarının yapmış olduğu yolsuzluklar sonrasında tacından feragat etmek için krala başvurduğu ve kralın da bunu kabul ettiğine dair, bir gazete haberi okudum.Yolsuzluklar konusunda bu kadar hassaslar mı yoksa işin içinde başka durumlar mı var? Çünkü, ülkeye bakınca hiç kalkınmış görüntüsü yok.
Ancak çok değerli bir ortak noktamız var. Onlar da bizim gibi sömürgeleştirilememiş. Hindiçininde batılılar tarafından sömürgeleştirilememiş tek ülke.O nedenle çok az İngilizce biliyorlar. Aslında dünyanın sayılı turizm destinasyonlarından olmalarına ragmen hala İngilizce bilmemeleri ne ilginç. En basitinden sayıları bile parmakları ile veya ellerinde bulunan tahtalara yazarak gösteriyorlar. 
Dili Tai ve dini %95 Budist. ama Budistler de kendi aralarında bir sürü gruba ayrılıyorlar. Geride kalan kısmın ise çoğunluğunu müslümanlar oluşturuyor.

Uçaktan indikten sonra önceden ayarladığımız dolmuş türü araç ile otelimize yaklaşık 40-45 dakikalık bir yolculuktan sonra sağ salim ulaştık. Trafik, hiç alışamadığım İngiliz modeli soldan gidiş ve geliş. Ayrıca tam bir kaos. Inanılmaz motosikletli var. Genelde de emniyetsiz kullanıyorlar. Yoldayken hep yüreğim ağzımda oldu. Toplu ulaşım tuk tuk denilen oldukça şirin triportörden bozma araçlarla yapılıyor. Bunlara 5 kişi alınıyormuş. 6. kişi yasak. Ama yolcuların oturacağı yerler eşit uzunlukta iki sıra olunca biraz ilginç olmuş. 

Otel yolunda ilk dikkatimi elektrik kabloları çekiyor. Trafikteki kaos aynen elektrik kablolarına da yansımış.Tüm elektrik kabloları böyle.

Otelimiz Phuketin merkezi Patong'da tam da kültüre uygun mimari tarzda inşa edilmiş. Resepsiyonun kapı ve penceresinin olmaması oldukça ilginç geldi. Tabi ki burası yaz kış ortalama 23'C lerde yaşayan bir ülke olunca kapı, pencereye pek de gerek kalmamış görünüyor.

Gittiğimiz günler tam da 10 yıl öncesinde yaşanan Tsunami faciasının yıldönümüne denk gelmiş. Her yerde anma hazırlıkları. İnsan etrafa bakınca Tsunamiden bu kadar etkileneceklerine inanamıyor. Çünkü, denizde o kadar çok ada var ve sahil bir iç deniz görüntüsünde ki. O zaman bu nasıl bir dalgadır ki bunca adayı iç denizi aşıp bu kadar zarar verebilmiş deyip ürküyorsunuz. Felaket zamanı da insanlar buraya bizim gibi yılbaşı tatillerini geçirmeye geldiklerini düşününce içiniz titriyor ve Allah korusun diyorsunuz.
Otel'de odamız giriş katında bahçe içinde hoştu ama odalarda bu nedenle yoğun bir şekilde rutubet ve küf kokusu hissediliyordu.
Otele yerleştikten sonra yemek ve etrafı keşif için kendimizi sokaklara attık. Etrafta her milletten gelmiş insanlar görülüyor. Sokaklar, kaldırımlar her yer yemek. Burasının tam bir yemek cenneti olduğunu fark ediyoruz. Tai mutfağı deniz ürünleri, sokak yemekleri, tropikal meyveleri ile başlı başına bir ekol. Zaten Katar'dan da alışığız ve seviyoruz. Benim gibi deniz ürünleri, sebze, acı, pilav, noodle seviyorsanız tam yerindesiniz. 
Sokak yemekleri nedeniyle Tayland'da evlerde pek yemek pişmezmiş. Herkes kesesine göre yemeğini sokaktan alırmış. Bizim gibi yok sağlıktı, yok hijyendi deyip kendini mutfakta harap edip yorgun ve sinir etmezlermiş. Sakinliklerinin altındaki neden keyiflerine düşkün olmaları olabilir. 

Resimde görüldüğü üzere restoranların mutfağı genelde açıkta.


Meyveleri görünce renklerine hayran olmamak mümkün değildi.
                                       
                                         İstenirse deniz ürünlerini  canlı canlı seçebiliyor.


Denizden veya karadan bugüne değin hiç görmediğimiz  her türlü börtü böcek ve canlıyı yiyorlar. Kızartılmış veya kurutulmuş kurbağalar pek meşhur. Böcek kavurmaları vs. Kara hayvanları sokak tezgahlarında pişirilip yeniyor. Sokak tezgahlarında ayrıca tatlı da yapıyorlar ki biz sadece onları yiyebildik. Nutellalı krep üzerine her türlü tropikal meyve ve bal seçenekleri ile sunuluyor. Çok güzeldi. Meyve, meyve suyu satışı da epey yaygın.

Aşağıdaki resim en meşhur çorbaları olan Tom Yum. İçinde karides, zencefil, acı ince biber, kabuğuyla midye ve bambu çubukları var. Tadı çok güzel. Favorimizdi. Ama içtikten sonra kalanlar hafriyat yapılacak kadar cok. Güldük. Çünkü, Türkiye'de çorba kültüründeki tamamen homojen yapıya ters. 

çorbadan geri kalanlar işte aşağıdaki resimde. Daha midye kabuğu da eksik. Mazallah büyüklerimize içirirsek bu çorbayı, içtikten sonra çıkan çer çöpü görünce şok geçirebilirler. Kabuğu ile midye, bambu çubuklarını görünce beceriksiz sanıp pişireni ayıplarlar.

Tipik bir Tai tabağı, Noodles genelde misket limonları ile servis ediliyor. Bu tabakta ayrıca dövülmüş fıstıkta vardı. Baya da güzeldi.

Ayaküstü restoranlar.
Favorım Nutellelı krep

sokak tezgahı

Taze Hindistan cevizi içeceği ve yerel bira denemeleri. Yerel bira çok kötüydü. Canlılık, köpük ve tokluk olmayan su gibi bir biraydı.Ama benim için kötü olsa bile deneyimdir. Demek bira kültürleri böyleymiş deyip içtim.


                                                         
                                                          meşhur yerel biraları Singha

arabalı satıcılar
                sabah kahvaltım. Papaya, muz ve kahve. Muzlar görüldüğü üzere                                                                        küçük ama çok lezzetliydi.

Yolda yürürken restoranlara  ve masaj salonlarına sürekli çağrılıyorsunuz. Her masaj salonunda çalışanlar üzerlerinde beyaz bir body ve altlarında ise aynı model ve renk şirin gelenekselimsi eteklerin değişik desen ve renklerini giyiyorlar. Kaldırımlarda bir sürü kadın veya gay sizi masaja davet ediyor. Bazen sahte ve gerçek kadını ayırmak zor oluyor. Resimde bu kızlar mavi etekli olarak görülüyor. Maalesef yakından foto çekmeme izin vermediler.

Bu bölge sex turizminde de ünlü olduğu için masaj salonlarının camekanlarında ''no sex'' yazısı ilginçti.



Biz gittiğimiz ilk akşam günün yorgunluğunu atmak için hemen bir ayak masajı yaptırdık. Salonlar gayet salaş ama fiyatlar gayet uygundu. Diğer günlerde de bir kaç defa tüm vücut masajı yaptırttık. Normalde Doha'dan alışık olduğumuz Thai masajını burada da çok beğendik. Zaten sert bir tarzı olan bu masaj burada daha da  sertti. Ertesi gün yürümekte zorluk çektiğimi hatırlıyorum. Eğer bir ağrı ile gittiyseniz çıkışta dövülmüş gibi her yeriniz ağrıyor. Dolayısı ile eskiden ağrıyan noktayı unutuyorsunuz. Aslında güzellik masajından rahatlama masajına kadar her türlü masaj alternatifi mevcut. Süreleri 2 saate kadar çıkabiliyor. Ayrıca bu masajlar sırasında istediğiniz aromayı seçebilme imkanı var. Benim favorim Lemon Grass'dı. Masaj yağlarında ağrı kesici özellik var. Bu yağlar pazarda ayrıca satılıyor.
                                                            Masaj yağları








Sunday, 15 February 2015

ÇÖLÜN ORTASINDAKİ CENNET









Kim der bu fotograflar  Katar'da çekilmiş.


Burası Katar'ın kuzeyinde Al Khor yakınlarında bulunan halk dilinde ''Jazirat bin Ghannam '' olarak bilinen Purple İsland (Mor Ada). Jazirat Arapça Ada demek. 
Katar bayrağının rengi bu Purple Island'daki mor renkli deniz kabuklarının güneşin yakıcı etkisi ile Marun rengini almasından geliyormuş. İşte Katar bayrağı.

Adanın merkeze uzaklığı yaklaşık 40-50 dakika. En önemli özelliği üzerinde küçük bir Mangrov ormanının olması.
Benim gibi ''Mangrov neydi neydi?'' dememeniz için alın size tanımı. 
MANGROV. Tropik bölgelerdeki çamurlu kıyılarda, ırmak ağızlarında ve bataklıklarda sık ormanlar oluşturan tropik ağaç türlerine ve oluşturdukları bu ormanlara verilen ad. Mangrovlar tuzlu suya dayanıklı ağaçlardır. Tropik bölgelerde görülen gelgit hareketi bu ağaçların büyümesinde en önemli etken. 
Kırmızı mangrov (Rhizophora mangle) gibi pek çok mangrov türü bataklıkların gevşek çamurlarına daha sağlam tutunabilmek için dibe doğru destek kökler uzatır. Bu kökler dipteki çamura ulaştığında yeni mangrovlar oluşturmak üzere sürgünler verir. Böylece giderek çoğalan mangrovlar içine girilmesi olanaksız sık ormanlar haline gelir.
Bazı mangrov türleri de dip çamurundan yukarı doğru üzerinde ufak gözenekler bulu­nan yardımcı kökler salar. "Solunum kökleri" denen bu kökler, gözeneklerinin yardımıyla emdiği havayı çamurun altında kalan ana köklere iletir, böylece bitkinin hava alamayan bölümlerinin de hava almasını sağlar.
Mangrovların bazı türlerinde tohumlar he­nüz ağacın üzerindeyken yani dökülmeden önce çimlenip, gelişmeye başlar. Örneğin, Asya'nın doğu kesimlerinde yetişen bir man­grov türünün tohumları çimlenerek karşıdan dev bir ok başını andıran, konik bir kütle halinde gelişir. Daha sonra ağaçtan koparak dipteki çamur katmanının derinliklerine gö­mülür ve burada büyüyerek yeni bir mangrov ağacı oluşturur.
Kaynak:http://www.msxlabs.org/forum/bitki-turleri/148089-mangrove-rhizophora-mangle.html#ixzz3Ro8gFPpM

İşte yukarıda resimlerde gördüğünüz yeşil bodur ağaçlar Mangrove ormanı ve tam üstteki fotoğrafta da yukarıdaki bilgide bahsedilen kökleri.


Son zamanlarda Purple Island'ın basında epey tanıtımı çıkmaya başlamıştı. Hatta bir tur ajansı burada yürüyüş ve kano turları düzenlemeye başladığı ilanlarını görüyordum. 

Aşağıdaki resim onların ilanlarından.




Epeyce merak etmeye başlamıştım ki imdadıma Doha'nın muhtarı kıvamındaki arkadaşım yetişti. Kendisi Doha Bahçecilik Klubunun üyesiymiş ve Klüp buraya gezi düzenliyormuş. Zamanlama bu kadar denk düşebilir deyip hemen kaydımız yaptırdık.
Geziye ortak noktaları doğayı sevmek olan yine her milletten insan katılmıştı. Doğayı ve doğal yaşamı seven bu insanlar evlerinin küçücük bahçelerinde de her türlü sebze meyve yetiştirebiliyorlarmış. Ben onlara ''tırnaklarının içi toprak dolu kadınlar'' dedim. Bir Filipinli üye telefonundaki resimlerden evinin bahçesini gösterdi resmen orman gibiydi. Filipinler'in her türlü sebze ve meyvesini yetiştiriyor sanırım. Hatta evdeki atıklardan kendi gübresini yapıyormuş. Onlarla Doha'nın yeşil yüzünü tanıdım. Aslında şimdiye değin hiç duymadığım ne kadar gezilecek yeşil yerler varmış öğrendim. Hayran olmamak elde değil. Ne kadar az şey bildiğimi hissettim.

Arabayı adanın girişine bir yere park ettik. Çünkü, bu minik ada anakaraya küçücük bir patika yolla bağlı. Ancak yolun iki noktadan bağlantısı koptuğu için üzeri kaygan olan taşlar dolu sudan geçip devam etmeniz gerekiyor. Dolayısı ile arabalar adaya giremiyor. Böylece de ada bakir kalabilmiş. İyi ki de böyle yoksa bu hafif maceralı yolu göze alabilen  gerçek doğa tutkunları ulaşabiliyor. Aksi takdirde 4*4 arabasından inmeden basıp geçip, çöpünü de arabanın penceresinden atan insanlar gelebilirdi.

Ayrıca bu bağlantı kopukluğu deniz suyunun ormanın içlerine iyice yayılmasını sağlıyor.


Bu minik maceralı geçişi tamamladıktan sonra başladık ada boyunca ilerlemeye. İşte izlenimlerim.


Deniz kabukları; 

Kıyıda deniz kabuğu çok ancak ben Marun renk olanını göremedim. 






Bitki örtüsü;

Yürüyüş yolunda suyun dışındaki bölgeler tipik çöl. Yol üzerinde yürürken serap gibi bu bitki karşımıza çıkıverdi. Şimdiye değin hiç görmemiştim.  






Hayvanlar;

Adada bitkilerden başka minik kara canlıları da bize merhaba dedi.



Göç yolundaki kuşlar, flamingolar.

Deniz canlıları açısından ise, Mangrove ormanlarının bulundukları bölgelerin sığ olması nedeniyle büyük balıkların giremeyeceği bir yer olduğu ve küçük balık yavrularının sığınıp büyümeleri için çok uygun bir ortam olduğu belirtiliyor.


Adanın kıyıdan uzak orta bölgesinin genel görüntüsü kıyıdaki Mangrove görüntüsünden uzak.





Adanın çıkışında Devlet'in büyük bir süs bitkisi üretme çiftliği var. Şeyha Moza'nın destekleri ile kurulmuş. Her yıl bir çeşit süs bitkisi üretiliyormuş. Gezebilirmiyiz diye baktık. Ancak kapalı. İlginç olan içerde kimse de yok gibiydi. Çiçeklere kim, ne zaman bakıyor acaba? Sadece Cumaları açık oluyormuş. Hedefim en kısa zamanda orayı da gezmek.

Yazımın sonunda ben de kendi yetiştirdiğim domateslerimin resmini ekliyorum. Domateslerin hikayesi ilginç. Tohumdan fide haline kadar gökdelendeki bir ev içindeki camın önünde büyütüldüler. Fide haliyle bana geldiler ve bende saksıya göçertip evin önüne koydum. Sonra yerlerini tüm gün boyunca güneş alabilecekleri bir başka noktaya taşıdım. Ama yine de bir süre sonra büyümeleri yavaşlayınca toprak yeterince zengin değilmiş deyip Pazar'dan aldığım koyun gübresi ekledim. Sonra bu hale geldiler.





Thursday, 12 February 2015

BİR RESMİN ARDINDAN...

Aşağıdaki resime iyice bakınız lütfen.
Neler görüyorsunuz?


Burası bir devlet okulunun önü ve saat'te okulun çıkış saati civarı.

Bu fotografta neler size ilginç geliyor?

Bana göre  tam da Katar'lıları anlatıyor.

ÇÜNKÜ,

1) Devlet okulu olmasına rağmen arabaların hepsi 4*4.
2) Kullananlar hepsi şoför ve maaşları arabanın tekerleğinin parasından azdır.
3) Okulun dışında park edilecek çoook geniş bir alan olması nedeniyle çıkacak öğrencileri o geniş alanda bekleyebilecek iken illa da okulun bahçesine birbirini ezerek girip orda beklemeye çalışıyorlar. Prens ve prenseslerin üç adım dahi yürümesine kıyılamıyor. Üstelik de hava çok güzel olduğu halde.

Hiç üşenmedim. Arabamı park edip şu anın fotografını çektim.

Fotoğrafları çekerken bir korna sesi duydum ama açıkçası hiç üstüme alınmadım.
Tam arabama binerken buraların en meşhur arabası Toyota Land Cruiser içinde bir Katar,'lı arabayla yanıma gelmiş bana sesleniyor ve hafif kızgın modda neden fotoğraf çektiğimi soruyor. Buralarda foto çekmek çok zor. Hele kadınların, kızların mümkün değil. Burasının bir erkek okulu olduğunu düşünüp ulu orta çekivermiştim. Zaten ortada öğrenci de yoktu.  Arabalarda genelde şoförlerin olduğunu görünce de daha da rahatlamıştım. Demek aralarında ebeveynler de varmış.

Siz olsaydınız ne cevap verirdiniz?

Şey benim bloğum var da bu resmi oraya koyacağım altına da      '' işte tipik Katar'' yazacağım.

Aklıza bile getirmeyin!!!

Hemen ''ben öğretmenim bu okulun isminin resmini çektim. Bu okula öğretmen olarak başvurmak istiyorum da'' deyiverdim. Bana baktı baya inceledi. Aklına başka soru gelmedi sanırım tekrar aynı soruyu sordu. Ben de aynı cevabı tekrarladım. Akıllı, başka cevap vereceğimi mi düşündü?
Cevabımdan tatmin olmayınca ne sorsam ne sorsam diye düşünüp buraların meşhur sorusu olan  ''nerelisin'' diye sordu.(iyi bir dedektif olamazmış sanırım.)  Hoşuna gidecek cevabı biliyordum. Hemen ''TURKİYA'' şeklinde cevapladım. Ohhh ''are you muslim?'' Artık öğrendim artık öyle ''yes it is a pencil'' kıvamında yanıtlamıyorum ve çoşkulu bir tonda ''Alhamdulilllah,  I'm Muslim'' diyorum. Tabiki böyle söyleyince bütün kapalı kapılar açılıyor. Burada da aynı şeyi uyguladım ve o kızgın adam gitti. ''Vallah, Shukran'' demeye başladı. Konuşma biraz daha ilerlese çocuklarına özel ders isteyecek gibiydi.
Alın size bir gariplik daha. Türk'seniz, Müslümansanız kapılar açılıyor. Ama sanmayın ki tüm Müslümanlara. Hintli, Pakistanlı, Nepal'lilere o kapılar açılmazken bir İngiliz'e rahatlıkla açılabiliyor. Tıpkı İstanbul ve Mekke mikroplarının onlara zarar vermeyeceğini düşünmeleri gibi.
Bu konuda yazacak çok şey var. Renkler, dinler ve milletler ayrımcılığı başlı başına bir başlık.



Monday, 9 February 2015

KANIMI BAĞIŞLAYAMADIM!

Katar'da yaşamaya başlayalı 4.5 yıl oldu. İlk zamanlar her şey değişik geliyor, hatta şok ediyordu. Bu blog'da aslında o şokların eseridir denilebilir. Şok olup olup yazıyordum.
Sonraları, yazıya uzun bir süre ara vermemde de ülkeye alışmanın etkisi olmuş olabilir.
Uzun bir aradan sonra şimdi yazacağım konuda yine şaşırtıcı bir deneyim yaşadım denilebilir. Bunca yıl sonra hala şaşıracak şeyler bulabiliyorum.

Son zamanlarda her yerde kan bağışına davet eden ilanlar görmeye başlamıştım. Oysaki bunca yıldır hiç kan bağışı konusu gündeme gelmemişti veya ben hiç duymamıştım. Demek ''ya ciddi ihtiyaç var ya da bilinç oluşturulmaya çalışılıyor'' deyip bağışlamak için fırsatını kollamaya başladım. Ancak araya Umre sonrasında geçirdiğim ciddi bronşit girince iyileşmeyi beklemek zorunda kaldım.

İyileştim artık diye düşündüğüm günlerde gazetelerde yine ilanı görünce dayanamayıp atladım gittim.
Katar'da bu işi Türkiye'de Kızılay gibi ayrı bir kuruluş yapmıyor. Devlet hastanesinin sorumluluğunda.

İçeri girdiğimde ilk şok. Girişten iki adım sonra bekleme salonu ve kapının karşısında bulunan başvuru masası dikine  Kadın- Erkek diye ikiye bölünmüş. Aslında burada hastaneler, resmi daireler, bankalar her yer böyle. Hatta bankaların sadece kadınlara hizmet veren şubeleri var.  Ama hala alışamadım. Hala Kan bankasında da mı? diyorum.

Ben bunları düşünüp şaşırırken, resepsiyondakiler ve yanda bekleyen erkekler de beni görünce şaşırdılar.İçeri girmemle bütün bakışlar bir anda bana döndü. Kendimi, dünyada ilk kan bağışı yapan kadınmışım gibi hissettim, hani ilk kadın pilot, vali gibi.

Kadın bölümünde donör olmayınca çalışan da yok. Beklemememi ve erkekler bölümünden hemşirenin az sonra geleceğini ama çok yoğun oldukları için zaman alabileceğini belirttiler.

Bu beklemeler, gözlemlerim için bulunmaz fırsat.

Başladım incelemeye. İki tarafa da bakınca erkekler tarafı hıncahınç doluyken kadınlar bölümünde in ve cin karşılıklı top oynar vaziyette bir Allah'ın kulu yok. İlk düşündüğüm ''bu ülkede kadınlar kan bağışı yapmaz mı'' oldu. Daha sonra muzır yanım devreye girdi ve  bağışa ihtiyacı olan bir kadın nasıl namahrem bir erkeğin kanını kabul eder deyip kafalarına soru işareti sokup ''al sana kadın erkek ayırmada gelinen nokta. Mabrook''(mübarek olsun) demek geldi içimden.
Bir ilginçlik daha erkekler bölümündeki erkeklerin tamamının Hintli olması. Acaba bir yakınları mı hasta da onlara kan veriyorlardı bilemedim.
Nerde bu ülkede yaşayan 72 milletten insanlar?

Kısa bir süre sonra hemşire yanıma geldi. Muayene odasına geçtik. Burada kan alınması önce sorular soruluyor ve soruları geçerseniz küçük bir sağlık kontrolünden geçiyorsunuz.
Başladık. İlk sorusu dün gece kaç saat uyudunuz? Aslında pek iyi uyuyamamıştım ama yine de 7 saat dedim.
Sonra ikinci başlık  ilaçlar. İlk soruda kaldım. Antibiyotik kullanımından sonra en az bir ay geçmesi gerekiyormuş. Doğrudur. Gazetelerde çok acil davet görünce, ben belki 15 gün geçince kabul ederler diye gelmiştim zaten. Ama yine de sorması gereken diğer soruları otomatik kurulmuş robot gibi sormaya devam etti. Hani gerisini sormaya gerek yok demiyorlar.
Üçüncü başlık; Seyahatler. Son 6 ay içerisinde yurt dışına çıktınız mı? Ben de Türkiye, Tayland ve Umre deyince başladı Bakanlığın verdiği talimatı saymaya.
Tayland'a ve Türkiye'ye gidenler 6, Türkiye'de sadece  İstanbul'a gidenler ile  Umre'ye gidenler ise 1 ay, geçmeden kan veremiyormuş. Yok artık dedim.
Hadi Tayland'ı anlarım. Ama İstanbul,  İzmir'den daha risksiz bir yer mi? Ya Umre, insanlar içiçe nefesleri birbirinin yüzünde olacak kadar yakın bir şekilde ibadet ediyorlar. Umre'ye üstelik Tayland'lı da , İzmir'li de gidiyor Ancak bu kadar yanlı olunur dedim. Sağlıkta bile yanlı olunur mu?

Anlamsızlığını anlatmaya çalıştım. Hayatından bezmiş modundaki Hemşire  ''bakanlığın talimatı'' dedi. Ben de söylediklerimi lütfen iletin deyince hani beni beyninden başka bir organıyla dinliyormuşçasına ''evet'' dedi. Açıkçası hastane yönetiminin çalışanları dinlediği izlenimi edinemedim.

Bu olay bana yıllar önce Türkiye'de hem de İzmir'de Devlet hastanesinde yaşadığım bir olayı hatırlattı. Bundan yaklaşık 10 - 15 yıl önce İzmir Devlet Hastanesinde bir arkadaşımın annesi ameliyat olmuştu. Ben de arkadaşımla annesini ziyarete gitmiştim. Hastane nasıl dökülüyor, pis bir halde iken kel başa şimşir tarak misali hastane girişlerine hijyen açısından Galoş koymuşlar, hastaneye girmeden öce galoş satın alıp, giyme zorunluğu getirmişler. Tabi ki galoşların başında da amca modunda şirin, göbekli ve pala bıyıklı bir yurdum insanı. Arkadaşım annesi için her gün gide gele bu amca ile ahbap olmuş. İkimiz aynı anda içeri girmeden önce tam galoş almaya hazırlanırken bu amca arkadaşıma ''senin galoş almana gerek yok anlamında ''sen geç'' deyip bana ''sen kal ve Galoş al'' deyince ikimiz de çok gülmüştük. Ben arkadaşıma ''senin mikroplar tanıdık ve torpilli herhalde'' diye dalga geçerken arkadaşımda beni çok titiz bulduğu için o olaydan sonra ''bak gördün mü o amca bile seni benden riskli gördü, '' deyip yılların intikamını almıştı.

Bir de aklıma Uğur Dündar'ın programı geliyor. Hatırlarsanız Hijyen açısından kötü durumda olan gıda üretim yerlerine baskın yapardı. Programının birinde Uğur Dündar'ın geleceğini önceden haber alan Gıda üreticisi firma o sırada tarlayı traktörle sürmekte olan  işçisine de bone ve galoş giydirmişti.

Anlamını bilmeden yapılan her iş böyle trajikomik olaylara mahkumdur. O nedenle  Türkiye'den örneklere eğitim şart diyebiliriz de Katar'da koskoca hastane yönetiminin koyduğu kan bağışı kuralları nasıl açıklanır? Sonuçta Türkiye'den verdiğim örnekler gibi eğitim sorunları da yok.
Bence tek açıklaması var. Önyargı. Mekke kutsal yer, Türkiye'de bir tek İstanbul'u tanıyorlar ve çok seviyorlar. Dolayısı ile buralardan gelecek mikropların da fazla tehlikeli olmayacağına güveniyorlar.
Ne diyelim. Atalarımız güzel demiş. Umarız güvendikleri dağlara kar yağmaz.