Monday, 29 June 2015

ÜRDÜN Amman - 3 Petra'ya Yolculuk

Ertesi sabah güne güzel bir kahvaltı ile başladık. Kahvaltılıkların, Ürdün Kahvaltısı bölümü özel ilgi alanımıza girdi. Falafel, Ürdün yemeklerinin vazgeçilmez mezesi. Kabaca bakla ve/veya nohuttan yeşilliklerle yoğrulup, sonra derin tavada kızartılarak yapılıyor. Kahvaltıda bile yeniyor.

Ürdün kahvaltısının bir diğer önemli farklılığı ise tavuk ciğeri sotesi. Alttaki resimde sağ altta.
Kahvaltının diğer yemekleri peynirli domates dolması fırında. Akdeniz usulü üstü kekikli..Ve tüm Arap mezelerinin atası Humus.

 Bu güzel kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Bugün şehri gezmeye devam edecektik. İlk durak Antik Şehir'di. Amman- Ürdün tarihi M.Ö. 9000 yıllarına kadar gidiyor. Bu bölge sırasıyla Enbad, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Fatimi, Eyyübi, Memluk ve Osmanlı'lara ev sahibi oluyor. Osmanlı dönemi 1516-1917.
Orta Doğu zaten  bildiğim kadarı ile uygarlığın ve tüm dinlerin beşiği. İnsan, Ürdün'ün derin tarihi ile uygarlıklara, dinlere vatan olmuş bir ülke olduğuna inanamıyor doğrusu. Sanki ileri gidileceğine geriye gidilmiş. Bu durum belkide mikroorganizmasından, büyük imparatorluklara kadar tüm canlıların yaşam eğrisi ile açıklanabilir. Belki biraz matematikteki sinüs eğrisi gibi dalgalanarak. Doğuyorlar, büyüyorlar ve ölüyorlar. Bu devinim sürekli tekrarlanıyor.

Gittiğimiz tarihi alan şehrin ortasında sayılabilecek bir tepe üzerinde yer almaktaydı. Giriş inanılmaz pahalıydı.





İçerde küçük de olsa bir müze var. Ürdün Arkeoloji Müzesi.
İçerdeki ürünler inanılmaz değerli her biri bir sanat eseri.
Örneğin aşağıdaki bir parça nasıl yapılmıştır diye düşündük. Çünkü, iyice inceleme yapmamıza rağmen hiç ek yeri yoktu ve yanındaki küçük kolonlarda bir derinlik vardı.


Muhtesem bir sanat ve teknik sanırım birarada bulunuyordu. Ve maalesef tüm ürünler ulu orta sergilenmekteydi. Ne bir koruma ne de sunumda bir zerafet.



Katar'da tarih yok ama para verip tarihi eserleri getirmişler sanki kendi tarihi eserleriymiş gibi son derece güzel sunarlarken bunların tarihin beşiğinde olmalarına rağmen böylesine özensiz davranmaları inanılmaz. Yıllar önce İran'a gittiğimde de aynı manzara ile karşılaşmıştım. Elinizi uzatsanız cebinize atıverecek bir şekilde güvenliksiz. Girişte kapının yanında iki kişi baygın bir vaziyette oturuyor ve içeriye maalesef baktıkları bile yok.
İçeride mermer, mozaik, metal, cam birbirinden değerli her türlü ürüne rastlayabilirsiniz.


 Girişteki Ürdün tarihi haritası.Üstte şimdiki Kral Abdullah ve Babası Rahmetli Hüseyin.
Fotoğrafta sol altta yer alan muhteşem soğutma sistemi vantilatöre dikkatinizi çekmek isterim. O da tarihi. İşte o iki görevli uyuklar vaziyette burada bekliyorlar. İçeriyi de görmeleri mümkün değil.

Vakit öğleyi geçmişti. Geç bile kalmıştık. Gidecek iki noktamız daha vardı.

Antik şehire UBER taksi ile gelmiştik. Taksicimiz Mohammed çok şirin genç bir delikanlıydı. Türkiye aşığı, azıcık da Türkçe biliyordu. Bir kaç yıl İstanbul'da yaşamış. Kızkardeşi halen İstanbul'da yaşıyormuş. Sanırım karşılaştığımız en dürüst kişiydi. Kapıda bekleyen taksi şoförü UBER'siz olduğu için yine fahiş bir fiyat isteyince hemen imdadımıza Mohammed yetişti.
Bizi ikinci durağımız olan Kral Hüseyin Camisine götürmesini istedik. Biz camiyi gezerken kapıda bekleyecekti.
Taksi Cami'nin önünde durdu. Tam içeri girecekken bize bağırdılar. Buradan değil ilerden girmemiz gerektiğini elleriyle işaret ettiler. Biz sandık hemen yanda bayanların geçişine uygun bir kapı var. Başladık caminin diğer giriş kapısını aramaya. Git git bütün kapılar kapalı. Derken ilk giriş kapısının 180' açı ile karşısında açık kapıyı bulduk. Tabiki turistler için ve ücretli. Oysaki başımızı da bir güzel örtmüştük. İnandırıcı olamadık sanırım. Girişte ''Müslüman mısınız'' diye sorunca artık öğrendiğimiz üzere ''Elhamdülillah Müslümanız'' dedik ama inanmadılar. Emin olmak için nereli olduğumuzu sordular, Türk'üz deyince  '' ooo Erdogan'' deyip ücretsiz içeri aldılar. Bu kadar keyfi. Aklınızda olsun  '' Müslüman mısınız'' sorusuna öyle ''Yes, it is a pencil'' kıvamında cevap verilmiyor buralarda.

Reject edilen kıyafetimle caminin girişi trajikomik bir şekilde fonda kilise.


Girişte siyah Abhaya denilen çarşaflar var. Onlar giyiliyor. Biz de giydik ve usturuplu bir şekilde içeri süzüldük. Ve onların istediği hale büründürülmüş ben.


Burası Ürdün Ulusal Camisi olarak geçiyor ve 2006 yılından beri faaliyette. 5500 kişilik kapasiteli. çok sade bir cami.



Arap ülkelerinde camiler yaşam alanlarıdır. İnsanlar yatarlar, uyurlar ve hatta resimdeki gibi telefonuyla bile oynarlar.
En çok camideki halıların insana enerji veren rengini sevdim. Genelde iç bayıcı renkler olur.

Cami'nin bahçesinde küçük de olsa bir etnografya müzesi var. Burada Kral Abdullah ailesine ait ürünler sergilenmekte. Girişte Krallığın rahmetli dede Hüseyin, şimdiki Kral Abdullah (1962) ve aday oğul Huseyin (1994) resimleri yer almakta. İçeride ise baya geçmiş yıllara giderek kral resimleri ve onlardan kalan eşyalar görülebiliyor.
İşin magazinsel kısmına gelirsek, resimde de görüldüğü üzere Kral Abdullah renkli gözlü ve beyaz tenli bir kişi olarak aslında Araplar'dan çok  İngiliz annesine benziyor sanırım. Babası Kral Huseyin 4 kadın ile evlenmiş bunlardan ikisi Arap kökenli iken diğer ikisi İngiliz ve Amerikalıymış. Tabiki bu iki batılı kadının din ve isimlerini değiştirilmiş.



Kral ve ailesinden söz etmişken gerek Ortadoğu'da gerekse Dünya'da zerafeti ve duru güzelliği ile meşhur, gayet batılı görünüşlü, halkın da sevgilisi Kraliçe Rania'dan söz etmeden olmaz.
Kendisi Filistinli bir aileden geliyormuş.
Yukarıdaki resmi özellikle seçtim. Fondan kendisinin bir kadın konferansında  olduğu anlaşılıyor. Tabiki, her ülke yöneticisinin zarif ve kültürlü eşinin ilgilenmesi gereken konular olan kadın hakları, çevre, sağlık, çocuk gibi konulara çok duyarlı. Güzel bir vitrini var. Ama halk, ülke ne halde? Bu halk bunun ne kadar farkında?

Çıkışta Caminin içerisindeki satış mağazasından alışveriş yaptık. Yine Türk olduğumuz için acayip indirim yaptılar.

Cami sonrasında Kral Hüseyin parkına gidecektik ama geç kalmıştık. Petra için hızlıca yola çıkmamız gerekiyordu. Aşağı yukarı ülkeyi baştan başa geçeceğimiz yol 3,5- 4 saat sürecekti ve koskoca ülkede toplu taşıma aracı olmadığı için taksi tutup gidecektik. Otel'in önünde Eray bizi bekliyordu. Uber'den taksi çağırmıştı. Biraz bekledik. Trafik korkunç olduğu için normal dedik. Yaklaşık yarım saat sonra taksi geldi. Bu kez biraz daha ilkel koşullarda bir taksi ve taksiciydi. Klasik UBER standardında değildi. Zaten hemen arkası geldi. ''Ben sizi başka bir arkadaşa aktarmam gerekiyor sabahtan beri çalışıyorum. Mesaimi doldurduğum için gidemem'' demeye başladı. Sanırım UBER'de şoförlerin aralıksız 6 saatten fazla çalışmasına izin verilmiyor. Sistem de kayıtlı olduğu için kaçılamıyor. Biz de öncelikle Vadi Rum'u görüp gece Petra'daki otelimize geçmeyi amaçladığımız için saat 5'te hava kararmadan Vadi Rum'da olmak istiyoruz. Orada bizi gezdirecek araba ayarlanmış. Tek yapmamız gereken saat 5'te orda olmak. Tabiki kızdık. Çünkü, taksi istendiğinde gidilecek rota da yazıyor. Hemen atlayıp gelmemesi lazımdı. Sanırım gidilecek rotaya bakmadan gelmişti. Sonra başladı İngilizce - Arapça- Türkçe arası tartışma. Arada tartışmaya telefonla aradığı sanırım şirketin yöneticisi de katıldı. Bu arada trafik de keşmekeş. Uzatmıyayım, en sonunda şirketinin önünde bizi bıraktı. Başka başka taksi çağrıldı ve o arada yarım saat kadar beklendi ve tekrar yola çıkıldı. Tabiki bizim o günkü Vadi Rum gezimiz de rüya oldu. Şikayet yazdık ama çok uydurma bir cevap aldık. Bu ülkede UBER böyle çalışıyorsa artık dedik.
Yeni taksimiz ve şoförümüzü sevdik. Ama sonuçta Vadi Rum organizasyonunu ertesi güne erteliyerek direkt Petra'daki otelimize gitmek zorunda kaldık.

Otele vardığımızda aksam 7 civarıydı. Hemen akşam çadırda yiyeceğimiz özel Bedevi yemeğine hazırlandık.  

Yemeğe giderken Oteldeki meşhur Arap kum sanatı örnekleri.




Yemek her türlü yorgunluk ve gerginliğimiz unutturdu doğrusu. Özellikle de garson - bedevimiz bizi çok eğlendirdi. Hatta en sonunda ''YEEEETTTEEEEERRRRR'' demek geldi içimizden. Kendisi yazarmış ama çok komik bir şekilde benim yazılarımı okuyanlar sonunda benden nefret eder çünkü, her şey hikayelerimin son cümlesinde saklıdır dedi. Biz de şaşırdık. Hatta ne olabilir ki diye düşünmeye başladık ki başladı hikayelerinden birini anlatmaya. Hakkaten gözlerimiz faltaşı gibi merakla takip ettik. Hikayenin anlatımı sanırım bir 10 dakika sürdü ve evet o son cümle bizde de aynı etkiyi bıraktı. İnanılmazdı. Ertesi günü otelden çıkarken kendisini normal kıyafetlerle görünce tanıyamadık. Ta ki ağzını açıncaya kadar.
Şimdi resimler.

Biz yemek için tam oturmuşken şovmen Garson - Bedevimiz ''olmaz önce başınızı Bedevi modeli bağlamam lazım'' dedi. Tabiki ailenizin kobayı olarak her zamanki gibi benimle başlandı.


Post modern Bedevi görünüşümüz ile mezelerin gelmesine artık hazırdık. 



Daha sonra seramoni ile bedevi yemeğini tandırdan çıkartmak için bizi de davet ettiler. Çadırın dışındaki hava buz gibi ancak gökyüzünde yıldızlar müthişti. Zaten de ıssız sayılabilecek dağların tepesindeydik.















Güzel bir deneyimdi. Fakat gecenin 11'inde bu kadar ağır yemek yemeğe alışık olmayan bizler, yatağımıza ''inşallah kabus görmeyiz'' deyip gittik. 
Ertesi gün tüm gezinin en tempolu günü olacaktı. Hazır olmalıydık.





Friday, 26 June 2015

ÜRDÜN Amman - 2

Havaalanında, taksici ve  Ürdün'deki arkadaşımız Eray arasında yaklaşık yarım saat süren bir telefon trafiğinden sonra çok şükür taksici ile buluştuk. Şoför, 1 saat sonrası söylendi diye açıklama yaptı.
Kulaktan kulağa durumu oldu sanırım.
Ürdün gezimizde benim için bir ilk UBER kullanmak oldu. İnternet üzerinden taksi çağırma uygulaması olan UBER'i daha önce Doha'da kullanan arkadasımdan duymustum. Hiç kullanmamıştım. Eray sağolsun bizler için sürekli kullandı. Tavsiye ederim.  Bu uygulama dünyanın bir çok yerinde kullanılıyor. Taksiciler eğitimli, taksiler daha temiz ve her şey kayıtlı. Normal taksicilere göre daha güvenilir bir ortam. Hele ki Ürdün gibi son derece kontrolsüz bir ortamda sürpriz ile karşılaşmıyorsunuz. Hemen ben de uygulamayı indirdim telefonuma. Amman da Uber'siz kullandığımız taksiler inanılmaz dolandırıcıydılar. Turistlere hiç acımıyorlar.
Biraz da Ürdün ile ilgi ön bilgi vereyim.Nüfusu 10.000.000 civarında ve ve yüzülçümü ise 90,000 km2 kadar. (Türkiye 750,000km2  civarı) Resmi adı Ürdün Haşimi Krallığı. Haşimi olduklarını her yerde hatırlatıyorlar. Böylece ben de Haşimiler sözünü orta öğretim yıllarımdan beri ilk kez duymuş oldum. Ülke'nin %98'i Müslüman Arap, dil Arapça ve para birimi ise Ürdün Dinarı (JOD). İşte bu para bizi çok şaşırttı. İlerde anlatacağım ama ülke yoksulluktan kıvranırken 1 JOD, 1,41 USD'ye eşit. Dolar'dan daha değerli paraları var. Ülke'de petrol yok, herhangi bir kaynak yok. Halk fakirlikten kırılıyor. Ülke'nin tam anlamıyla gelişmemiş bir görüntüsü varken bu nasıl oluyor anlayamadık. Anlayabilen varsa açıklayabilirse çok seviniriz. (yorum olarak yazabilirsiniz.)

İlk gün öğlen saatlerinde Amman'da olduğumuz için otele yerleşip, Eray ile kısa sohbet sonrası kendimizi dışarıya atmamız saat 3'ü buldu. Otel ve gezi organizasyonumuzu sağ olsun Eray halletmişti zaten kendisinin çalıştığı Mariott otelde kalacaktık.

İlk gün şehrin içinde gezelim dedik. İşte ilk izlenimlerimiz. Kararı size bırakıyorum.
Önce şehrin genel görüntüsü.

Genel mimari sade, yöreye özgü, alçak. Binaların görüntüsü bakımsız. Pek yeşille barışık görünmüyor. Şehir sanki tarihin bir zamanında donmuş gibi.


Amman başkent olmasına rağmen sadece bir kac tane yüksek bina görebiliyor. Ama bu durum kültürel bilinçten mi yoksa fakirlikten mi anlayamadık.

Şehre inince ilk karşılaştığımız manzarada bakımsız pis caddeler, kalabalık, trafik ile çarpıldık. Başkent ve en meşhur caddesi böyleyse dedik.

Ortalıkta görünen tek turist bizlerdik ve herkesin dikkatini çekiyorduk. Tüm bunlara rağmen Katar'dan geldiğimiz için sokak hayatı hasreti ile yanıyorduk. Başladık gezmeye.
İlerde bir pazar gördük. Hemen daldık. Bu da Katar'da özlediğimiz şeylerden biriydi.








Özlemle her meyvenin ve sebzenin fotoğrafını çektik. Renkler arasında kaybolduk. Daha da fazla dayanamayıp satın aldık.
 Katar'da meyveler genelde pahalı ancak kayısı, şeftali incir ise çok çok pahalıdır. Çöpte bulunsa alınmayacak incirler 50-60- 75 TL kadar olabiliyor. Ürdün, Katar'ın ana gıda ihracatçılarından biri olunca umutla ''oh gıdanın merkezine geldik'' diye düşündük. Ucuz bir de tazedir deyip hemen hasreti ile yandığım kayısıdan satın aldık ama maalesef hiç lezzetli değildi. Ahhhh canım memleketimin kayısıları.

Pazar'larda Türkiye gibi her türlü gıda, kıyafet, ev eşyaları, oyuncak satılıyor. 

Bazı görüntüler Türkiye gibiydi. 


Baharatçıların ürün spektrumu karşısında gözlerimiz kamaştı. Tam doğuya özgü Egzotik bir deryaydı. Katar'da yaşamaya başlayalı Zencefil, Zerdeçal hayatımızda önemli bir yere sahip olsa da hiç görmediğimiz ve duymadığımız bir sürü baharat gördük.


Yiyecekler ise ayrı bir zenginlikti. Hangisinden yiyeceğimizi şaşırdık. En sonunda çeşitli tadımlık almaya karar verdik. Özlemişiz.


Yol boyunca geleneksel kıyafet satan dükkanlardaki kıyafetlere bayıldık.



Konuştuğumuz satıcı Türkiye'yi gayet iyi biliyordu ve hayrandı.
Genel olarak Araplar Türkiye'yi çok severler. Gidip görünce neden olduğu hemen anlaşılıyor. Katar, UAE gibi zengin Arap ülke halkları doğası, alışveriş imkanları, yemekler, herkes ama özellikle kadınlar özgür ortamları nedeniyle severlerken Ürdün gibi fakir olanları ise bir de uygarlık olarak görüyorlar. Türkiye onlar için CENNET.

Saatlerce yürümüş yorulmuştuk. Vakit akşam üzeri olmuş, saat kahve saatine gelmişti. Güzel bir kahveyi hak etmiştik. Başladık yer aramaya ama yürü yürü bir kahvehane yoktu. Sorduk herkes bize aynı yeri önerdi. Gidip baktık. Baya apartman gibi bakımsız bir binanın içinde sadece ev balkonu kıvamında olan dar uzun balkonu olan sevimsiz bir yer. Tam çaresizce girecekken karşısında burayı gördük..




Yeşillikler içinde, sokağın keşmekeşinden uzak sade ve sakin, şirin, tertemiz yeri çok beğendik. Birbirinden inanılmaz meyve sularını görünce hemen kahve içmekten vazgeçtik. İkramlar, hem gözümüze hem de ruhumuza enerji verdi.
Herkesin büyük, hantal ve sevimsiz kafeyi önermesine de bir anlam veremedik doğrusu.

Kafe'de Ürdün'de okumaya gelen Amerikalı 4 kişilik bir öğrenci grubu ile karşılaştık. Ürdün'ü çok sevmişler Üniversite'nin seviyesinden de çok memnunlardı. İlginç geldi. Dersi Arapça olarak çalışıyorlardı.
Bir zamanlar, Ürdün'lü okul yöneticimizden Ürdün'ün Ortadoğu'nun kanser konusunda en önemli merkezi olduğunu da duymuştum.

Saat 6 olmak üzereydi ve bizim Eray ile akşam yemeği için buluşma vaktimiz gelmişti.

Onunla tepeden gün batımını izleyeceğimiz meşhur Rainbow street'te buluşacaktık. Uzaklık 4km. ama ''yürünemez çünkü yokuş, taksiye binmeniz gerekir'' denildi. Atladık bir taksiye. İndiğimizde, taksicinin bizi kazıkladığını fark ettik. Haram ettik parayı.;)) Uber kullanmayınca maalesef böyle oluyormuş. Oysaki Eray bize milyonlarca kez tembih etmişti. Para birimine alışamamanın etkisi ile kanmıştık. Böyle bir köhne ülkede paranın çok değerli olduğuna insan pek alışamıyor nedense. Neyse ki, büyük bir para değildi.
Rainbow street (gökkuşağı caddesi) şehrin akşam piyasasının olduğu yer.
Teraslarda cafeler ve restoranlar var.

Araplar'ın olmazsa olmazı Nargileler (Şişa) yine baş köşede.
İnsan tepeye çıkınca bir güzel manzara göreceğini sanıyor ama maalesef tüm manzara bu.

Her tepede kocaman da bir Ürdün bayrağı sallanıyor mu yoksa bu sallanan bayrak her yerden görünüyor mu bilemedim.
Sanırım kahvemiz Yemenden geldi. O kadar geç. Tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi Türk kahvesi diye içinde Cardamom (kakule) olan tipik Arap kahvesi servis ediyorlar.Tabiki apayrı tat.
Kahvelerimizi içip güneşi batırdıktan sonra başladık, cadde boyunca yürümeye.
Burası daha gelişmiş bir yer. Ama bizden başka turist göremedik.
Ürdün'de %1 oranında Ermeniler ve Hristiyan yaşadığı için kiliseleri de var.

Yol boyunca Arap - Akdeniz tarzı karışımlı çok hoş kafe ve restoranlar gördük. Çalan müzikler ve dekorasyona bayıldık. Rezervasyonumuz olmayınca oturamadık ama kalbimiz resmen orada kaldı.






Amman'da rakım yüksek olduğu için karlı geçen kış daha yeni bitmiş, halk dışarılara daha yeni açılmaya başlamış, Kafeler, restoranların açık bölümleri dolup taşmaktaydı. Katar'da havalar 40-45 'C arasında dolaşırken bize gündüzleri 30-35'C arasında dolaşan sıcaklık çok iyi geldi. Ama çöl iklimi gereği akşam epeyce serindi hatta titredik diyebilirim.

 Eray yemek yiyebileceğimiz yere gidebilmemiz için hemen Uber'den bir taksi çağırdı. Uzun bir taksi yolculuğundan sonra otantik- turistik tabir edeceğimiz restorana ulaştık. Burası son derece büyük bir restorandı.
Ürdün tam anlamı ile meze cenneti. Kıbbe yani içli köfte ve humus, falafel başta olmak üzere babagannuş, Tabouleh yemeklerin olmazsa olmazı. Bir de Ürdün'e özgü etli pilav Mansaf. Yanında kasede görülen eksi süt veya ayran denebilecek sosuyla servis ediliyor. Bu bir bedevi kültürü yemeği. Yemekler bakır tepsilerde yeniyor.Yeşillikler muhteşem.


Geleneksel etli pilav Mansaf ve kasedeki sosu. Mansaf doğum, ölüm, kutlama gibi özel günlerde sunulan yenilen bir yemek.

Yemekler müthişti. Ama tam Canan Karatay'lık.;))) Kişi başı servis edilen miktarla 3 kişi doyduk ve arttı bile.
Artık insanlar Saat 7'den sonra yemek yemiyor ve yemeklerini glisemik indekslerine göre seçip yiyorlar. Araplar, yemekleri tam Diabet yapacak gibidir ve neredeyse bizlerin yatmaya gittiği saatlerde yerler. Gecenin saat 10'unda insanlar daha yeni yeni restorana geliyorlardı. Bir de yemekten hemen sonra gelen meyvelerle birlikte olay intihar modunda ilerliyordu.
Yemekte yan masada genç yaşlarda iki Türk hanım gördük. İş için gelmişler.
Sağolsun Erdoğan ve onun  ''Van Münüt'' vak'ası nedeniyle Arap'lar Türkleri çok seviyorlar. Restoranda da Türk olduğumuzu öğrenince de güzel bir ilgi ile karşılaştık. Herkese yaptıkları normal ikramı da bize ''Türk'sünüz deyip getirdik'' dediler. Bu tür davranışlara Arap kültüründen alışığız Allah'tan.
Sabah 7'deki uçuşumuz nedeniyle bir gece önceki 2-3 saatlik uyku ile duruyorduk. Tüm gün de zaten gezip durmuştuk. Yemeği yiyince serildik kaldık. Eray'ın ''hadi gidip bir yerlerde oturalım'' davetine içimiz kalmasına rağmen ''evet'' diyemedik. Ertesi gün de tempolu geçecekti. Enerji toplamak için sürünür vaziyette otelimize ulaştık.

Monday, 22 June 2015

ÜRDÜN 1-Amman

Amman
''Nerden çıktı bu Ürdün şimdi? Dünya'da gezecek yer mi kalmadı'' denilebilir.
Ama benim gibi gezmeye merakınız varsa ve hele de sıradan olmayan yerlere daha çok ilgi duyuyorsanız, Ürdün ilginç bir destinasyon olabilir. Avrupa, Amerika çok güzel ama o kadar bilindik ve birbirine benzer olunca pek bir ilginçliği kalmıyor anlatılacak.
Maceramız şöyle başladı. Benim Umre'ye gideceğimi öğrenen Müslüman Malezya'lı bir arkadaşımız ile Umre'ye gitmeden önce buluştuk. Kendisi daha önce tüm ailesi ile birlikte Umre yapmıştı ve deneyimlerini paylaşmak istiyordu. Kendisinin Umre'ye gitme fikrinin oluşmasının ise ilginç bir öyküsü var. Yıllar önce Ürdün'de seyahat ederken birdenbire çok değişik spirütüel duygular hissettiğini ve bu şimdiye değin hiç hissetmediği duyguları yanındakilere söyleyince de ''evet doğrudur çünkü Dead Sea yani Ölü Deniz'in yanından geçmekteyiz. Burası bu tür duyguları veren bir yerdir'' dendiğini bunun üzerine arkadaşımız da daha önce hiç hissetmediği bu duygulara çok şaşırdığını ve kendi kendine '' eğer burası bana bu duyguları veriyorsa kim bilir ben Ka'be'yi ziyaret etsem nasıl duygular yaşarım'' deyip ilk fırsatta tüm ailecek Umre'ye gittiğini ancak hiç de aynı duyguları hissedemediğini, Ka'be deneyimini hep kaçırılma korkusu, pislik, kalabalık, aldatılma olarak hatırlayıp bir türlü ibadete konsantre olamadığını sadece iyi olarak 5 * otel ve açık büfe yemekler olarak hatırlıyordu. Aslında tüm bunları benimle Ka'be konusunda çok bir şey beklememem konusunda uyarmak amacıyla paylaşıyordu ama  Ölü Deniz konusunda söylediklerinin bizde merak uyandırıp kulağımıza su kaçırdığının farkında bile değildi.
Kader ağlarını mı örüyordu yoksa biz bunu iş mi edinip kaderin ağlarını mı örüyorduk anlayamadım Tam da o günlerde Ürdün gezisini birlikte yaptığımız arkadaşımın yakın arkadaşı'nın tayini de Ürdün'e çıkınca bu bize bir işaret deyip ''gider miyiz'' diye konuşmalara başladık.  Çok da fazla düşünmeden hazır bizi yönlendirebilecek birisi olunca ''hadi atlayıp gidelim''dedik.
Bu arada ikimizde çalışıyorduk. Bu nedenle hafta sonları ile bileştirerek ancak 4 gün vakit ayırabilecektik. Bu yıl rotama kutsal ziyaret ile başlamıştım. Bu nedenle hem Ölü Deniz hem de Kudüs'ü görmek için heyecanlanıyorduk.  Hedefim Akabe, Petra, Vadı Rum, Ölü Deniz ve özellikle de Kudüs'ü görmekti. Ancak Kudüs'te pasaportlara damga vuralacağı için Katar'a aynı pasaport ile giremezdik. Bu nedenle Kudüs'ten, zaman yetersizliği nedeniyle de Akabe'den vazgeçmek zorunda kaldık. Kudüs'e Türkiye'den gitmek daha kolay sanırım. Hatta artık Diyanet İşleri Umre programına bile almış.
Biletlerimizi aldık. Aslında Ürdün'ü biz ucuz bir destinasyon sanmıstık ama her aşamasında ödediğimiz paralara şaşırdık kaldık. Biletleri yaklaşık 1.5 ay önce almamıza rağmen 2.5 saatlik uçuş için kişi başı 450 $ ödedik. Bir de bu bulduğumuz en ucuz bilet. Ürdün Kraliyet Havayollarının biletleri inanılmaz pahalıydı. Uçakları gördük pek bir afilliydiler. Sanırsınız Emirates veya Katar Havayolları. Direkt uçuşlar oldukça pahalı olduğu için aktarmalı olarak ama en kısa sürede varabileceğimiz şekilde Bahreyn üzerinden uçmaya karar verdik.
Bahreyn Katar'ın kuzey batısında. Uçuş sanırım 15 dakika filan sürüyor. Hayatımızın en kısa uçuşuydu. Katar çok küçük bir ülke 11,500 km2 derken, Bahreyn Katar'dan da belki 15 kez daha küçük bir ülke. 780 km2 kadar  Fikir vermek açısından memleketim İzmir'in 12.000 km2 kadar olduğunu belirteyim.
Bahreyn aslında 3 tane adadan oluşuyor. Başkent Manama, en büyük ada Bahreyn'in üzerinde yer almakta. Adanın  güneyden kuzeye doğru 20 km. si boş gibi, kimse yaşamıyor.Yaşam kuzeye doğru giderken başlıyor ve toplam nüfus 1,300,000 kişi civarında.
Bahreyn'i yalnızca havaalanı olarak görsek de bazı şeyler dikkat çekiciydi. Örneğin havaalanındaki kadın görevliler pantolon giymişlerdi ki Katar'da giyemezler. Sanırım daha rahat bir yer. Zaten Suudi Arabistan ile aralarında bir köprü yapmışlar ki Suudiler gece hayatı yaşayabilsin diye söylenir.(25 Kasım 1986 da açılan 25km. lik Kral Fahd geçidi.)

Bahreyn'den sonra 2.5 saatlik bir uçuşla Ürdün'ün başkenti Amman'a varıyorsunuz. Yolculuğumuz rahat geçti. Türkler'den vize istenmiyor. Bir ohh çektim. Avrupa Birliği ülkelerine istenip Türklere istenmemesi de hoşuma gitti doğrusu. Tam bunun keyfini çıkartayım derken macera benim göbek adım misali indiğimizde bizi karşılaması gereken taksi yine ortalarda yoktu.