Tuesday, 20 January 2015

TARİHÇE

Tarihçe;
Tam burada araya girip Kabe’nin tarihçesinden söz etmek isterim. Tarihini öğrendikten sonra yapılan ritüeller gözünüzde daha fazla anlam kazanacaktır.

Tarihçe Adem ile Havva’ya kadar uzanıyor.
Adem ile Havva, Şeytan’ın kışkırtması ile yasak meyveyi yiyince  Cennetten kovuluyor ve dünyaya gonderiliyorlar. Adem Hindistan’ın Serendip (şimdiki Sri Lanka) Havva ‘da şimdiki Cidde’ye  gönderilerek birbirlerinden ayrılıyorlar. Bu ayrılık cezası onlara çok ağır gelir ve ayrılık boyunca hep Allah’a birleşmek için yakarırlar. Tam 40 yıl sonra, Allah bu yakarışlara dayanamıyor ve onları affediyor. Cebrail'de Allah'ın izniyle onları Arafat’da buluşturuyor. Kavuştukları yere Müzdelife denir. Burası Arafat içersinde küçücük bir tepe.

Resimde Arafat'tan Müzdelife'ye çıkılan yol görülmekte.
Müzdelife Arapça ‘yaklaşmak, yaklaştırmak’’ anlamındadır. Günümüzde hac sırasında hacı adaylarının bayramdan bir gece önce arefe akşamı toplanıp bir araya gelerek zikir, dua ve vakfe yaptıkları (durdukları) yer. Yani Allah’a teslimiyetle yaklaştıkları yer olarak bilinir. Hac’ın farzlarından. Arafat vakfesinden sonra yapılması gereken ikinci vakfedir. Bu vakfe yapılmaz ise Hacı olunmaz. Rehberimiz Diyanet işlerinde görevli Gökhan Hoca bize günümüzde Hac için gelip ancak hastalananları bile, Hac’ları kabul olsun diye, Suudi hükümeti helikopterler ile buraya getirip vakfeye durdurttuklarını söyledi.

Adem ile Havva'nın Müzdelife'de tam buluştukları nokta.Anıt bir sütun dikilmiş.

Aşağıdaki resimde ise tepedeki anıt sütunun çevresi görülmekte. Maalesef adına ve Müslümanlara anlamına yaraşır bir temizlik ve düzen içinde değil.


Arafat’ta buluştuktan sonra Adem ve Havva, batıya doğru yürüyerek, günümüzde Kabe’nin olduğu yere gelirler. Adem, Havva’sına kavuştuğu için Allah’a şükretmek ister. Allah’ta ondan zürriyetinin (inananlarının) şefaat ( af ve mahfiret ) dileyeceği bir bina yapmasını ister.  İşte Kabe’nin ilk temelleri böyle atılır. Melekler Hz. Adem’e temel atarken yardım eder. Adem, Cebrail’den de Hac yapmasını öğrenir. Böylece Kabe yeryüzünde kurulan ilk mescit olur.

Ancak o devirde Kabe sadece temelleri olan üstü açık bir binadır.

Adem, Cennet'te nurlu (ışıklı) beyaz bir taş etrafında ibadet etmekteymiş. Kabe bitinrilince, cennetten tavaf sırasında başlangıç ve bitiş noktası kabul edilmesi için  bu taş gönderilir. Biz bu taşa Hacer’ül Esved diyoruz. Taş yeryüzüne indiğinde bembeyazmış. Ancak insanların vücut ve ruh kirleri ile koyu siyah – kırmızı bir renk almış. Arapça’da Hacer, taş , Esved de siyah demek. Yani siyah taş.

Hz. Nuh  zamanındaki tufandan sonra dünyanın bütün çehresi değişmiş, her yer çamur ve balçıkla kaplanmış. Dolayısıyla Kâbe de tahrip olmuş. Mekke ve civarı kumsal bir yapıya sahip olduğu için İbrahim Aleyhisselam’ın tekrar inşa etmesine kadar da Kâbe’nin üzeri kumlarla kaplı kalmış.

Uzun yıllar sonra, Allah(cc),  Hz. Ibrahim’e Kabe’yi yeniden yapmasını emrediyor. Hz. İbrahim de karısı Hacer’i ve oglu İsmail’i alarak onları Kabe yakınlarına getiriyor. İbrahim, karısı Hacer’e Allah’tan emir aldığını onları burada bırakıp gitmesi gerektiğini söylüyor. Hacer bu dağ başında kuş uçmaz kervan geçmez yerde kocasının onu minik bebeği ile Allah böyle istedi diyerek bırakmasını hiç tartışmıyor bile ve ‘’Allah ne dediyse o’’ deyip kabul ediyor. Aradan geçen yalnız günlerde erzakları ve en önemlisi suları bitiyor. Hacer başlıyor su aramaya. Çölün ortasında su veya onlara su verecek birisini bulabilmek için önce Safa sonra da Merve tepeleri arasında 7 kez gidip geliyor. Bu koşturmaca arasında bir gözü de oğlunda. Oğluna bir şey olacak diye endişeli. Safa ve Merve tepelerinde oğlunu yukarıdan görebiliyor. Ancak düzlüğe indiğinde oğlunu göremediği için daha da bir hızlanıyor. En sonunda da başka çaresi kalmadığını düşünerek yine Allah’a yakarıyor. ‘’Ey Allahım, sana inandım, sana güvendim. Sen bizi koru’’ diye. Allah onun bu inanmış ve sığınmışlığını görüyor ve şefaatini (merhametini) gösteriyor. O sırada yerde uzanmakta olan İsmail bebeğin bir ayak darbesiyle yerden su fışkırıyor. Hacer suyu görünce heyecanlanıyor ve suyun fışkırması karşısında israf olmasın diye ‘’dur dur’’ anlamında Zem Zem diyor. Böylece çıkan suya Zem Zem deniyor ve o gün bugündür kesintisiz akıyor. 
Bir diğer rivayete göre Hacer’in yakarmasına Allah Cebrail’i gönderiyor ve o kuyuyu kazarak suyu gösteriyor.

Aşağıdaki fotoğrafta Zem Zem suyunun Kabe'nin içerisinde son derece modern sebillerden dağıtımı görülmekte. Kabe içerisinde adım başı bu ZemZem sebilleri, yanlarında tek kullanımlık bardakları ve atık bardak kapları ile bulunmakta.




İşte, Hacer'in Safa ve Merve tepeleri arasında su bulabilmek için yaptığı bu gidip gelme haline Sa'y deniliyor. Umre sırasında Safa ve Merve tepelerinin arasında yapılan Sa’y sırasında düzlüğe gelince erkeklerin hafifçe koşmalarının nedeni Hacer’in yaşadıklarını hissetmek.
Kabe’de bu hızlanılacak bölge yeşil ışıkla ışıklandırılıyor. ve sadece erkeklerin hızlanması isteniyor.

Aşağıda Sa'y sırasında çekilmiş bir fotoğraf yer almaktadır.


Bu fotoğraf ise Sa'y sırasında engellilere ayrılmış yolu göstermekte.



Daha sonra Hz. İbrahim, Meleklerin de yardımıyla Adem tarafından yapılan toprak altında kalmış Kabe’nin temellerine ulaşıyor. Ona yardım eden meleğin ismi Sekine. (Sekine, Sakine diye tanıdığınız varsa sorun bakalım adının anlamı neymiş)
Bundan sonra meleklerin de yardımıyla Kabe inşa edilmeye başlanıyor. Kabe’nin inşasında kullanılan taşların, Sina, Lübnan, Hira, Zeytinlik ve Cudi dağlarından getirildiği söyleniyor.

Hz. İbrahim’in Kabe’yi inşası sırasında oğlu İsmail’e ‘’bana bir taş getir ki Hacılara işaret olsun der. Hz.İsmail de bir taş getirir ancak Hz. İbrahim taşı beğenmez, ‘’bundan daha iyi bir taş getir’’ der. Bunu duyan Ebu Kubeys dağından bir ses işitilir ‘’Cebrail Aleyhisselam Tufanda bana bir taş emanet etti Gel onu al.’’ der.  Bunun üzerine Hacer’ül Esved taşı Nuh Tufanı sırasında Cebrail Aleyhisselam tarafından saklanılan, korunulan Ebu Kubeys dağından alınarak Kabe’ye yerleştiriliyor.

Kabe, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından tamamlanınca sonra Allah( cc) Hz. İbrahim’e kullarını buraya davet etmesini emretti: “İnsanları hacca davet et. Yaya olarak ve arık develere binerek, uzak yoldan sana gelsinler.” (Hac, 26)

İbrahim Aleyhisselam ise bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde ben kime sesimi duyurayım da Hac'ca davet edeyim der. Allah ona sen davet et onlar gelecekler der. Hz. İbrahim, bu emre uyarak Ebu Kubeys dağına çıkarak, halkı Hak'ka davet etti. Bu sesi, ruhlar alemindekiler bile işittiği söyleniyor. İşitenler de Kabe’ye gidenlerin İbrahim Aleyhisselam’ın davetine uyarak “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnelhamde vennimete leke vel mülk. La şerike lek.” diye o günleri hatırlarlar. Yani ''Ey Allahım, ben Senin davetine icabet ediyorum. senin şerikin yoktur. Hamdü senalar sana mahsustur. Bütün nimetler Sen’den. Bütün mülkler senindir. Senin ortağın, şerikin yoktur. ''Yani benim ibadet ve taatim Sana’dır, demektir ki, buna telbiye (Lebbeyk getirmek) denir. Hacılar bunu, yolda, namazların sonunda, iniş ve yokuşta her yerde daima söylerler.Tavaf sırasında her tur dönüşün başında Lebbeyk getirilir.
İslamın beş şartından biri olan Hac sırasında Tavaf yapılması farzdır. Umre’de de Tavaf farzdır. Tavaf’a başlarken, her turun bitişinde ve Tavaf’ın sonunda ellerin kaldırarak Hacer’ül Esved taşını selamlamlayıp üç defa öpülmesinin nedeni, bu taşın ahirette oraya gelip tavaf edildiğinin şahiti olacağının düşünülmesi ve  kendini ona göstermek ve şahidin selamlanması olduğu bilinmektedir. Ayrıca Peygamberimiz de zamanında bu taşı öperek Tavaf’larına başladığı için selamladıktan sonra eller öpülmektedir. 

Namaz kılmak ise , genel olarak,Allah’a inanmak ve teslim olmak anlamına gelir. Namaz’da secde’nin ise özel bir anlamı vardır. Birinci Secde  topraktan yaratıldığımıza, ikinci secde ise yine toprağa döneceğimizi simgeler. Başka bir yorumda ise Allah Şeytan’a kendisine secde etmesini emreder. Ancak Şeytan bunu yapmaz. Melekler de önce Şeytan’ın yerine sonra da kendi yerlerine Allah’a secde ederler. 

Osmanlılar ve Kabe

Osmanlılar, Kabe’ye son derece özen ve saygı göstermişler. Özellikle de hilafetin Osmanlılara geçtiği dönemlerde bu ilgi ve saygı sorumlulukla bütünleşmiş ve yapılan bütün büyük hizmetler Osmanlılar zamanında olmuş. Kabe’nin örtüsünün her sene değiştirilmesi, duvarlarına altın oluk yapılması ve Kabe binasının temellerine kadar inilerek yeniden inşası, gerektiğinde Hacer-ül-esved’in daha önceki gümüş muhafazasının da değiştirilmesi hep Osmanlı sultanlarının hizmetidir. Halen Hacer-ül-esved’i çerçeveleyen gümüş muhafaza, Sultan Abdülmecid Han (1839-1861) tarafından yaptırılmıştır. 

Hacer-ül-esved muhafazaya alınırken, çevresinden kopan parçalar, İstanbul’a getirilerek bazı cami ve türbelere konulmuş. Bu parçalardan birkaç tanesi Sokullu Mehmed Paşa Camiinin girişinin, mihrabının ve minberinin üst kısmında diğeri , Kanuni Sultan Süleyman Hanın türbesinin giriş kısmının üst tarafında bulunmakta olduğu söyleniyor. Hacer-ül-esved’in bu parçaları, altın çerçeve ile kaplıdır. 




Monday, 19 January 2015

Bölüm;4 TAVAF

Bölüm;4 TAVAF


Kabe’nin karşısında hiç kıpırdamadan öylecene kalakaldım.

İnsana gerçekten sonsuz huzur veren bir görüntü. O kadar kalabalık ve gürültü arasında sizi alıp başka dünyalara götürüyor.

Ne kadar geçti üzerinden hatırlamıyorum.

Bir süre sonra annemin hadi tavaf edelim sözü ile kendime geldim. İlk gördüğüm anı ölümsüzleştirmek için  çektiğim Kabe fotosu.

Ve annemle birlikte ertesi sabah Kabe’yi ilk gördüğüm noktadan çektiğim özçekim. Unutulmaz bir anı benim için.

Bulunduğumuz yer tavaf için ayrılan yerlerin ikinci katında ve Kabe’nin Hacer’ül Esved taşının olduğu doğu köşesini görmekte. Sonradan burayı çok sevecek ve tavaf edip yoruldukça hep bu köşesinde oturup, ibadet edip, etrafı seyredecektim.

Annem ilk tavaf’ımızı Kabe’nin yanında yapalım dedi. Aşağıya indik. Niyet ederek başladık. Tavaf, Kabe’nin Hacer’ül Esved taşının bulunduğu köşeden başlıyor. Buraya yere yeşil şerit koyup, duvara da yeşil floresan lamba asmışlar ki başlama noktası olarak her noktadan görülebilsin diye. Çok ayrıntıya girmek istemem ama niyet ediliyor ve eller Kabe’ye cevirilip sonra üç kez öpülüyor. Bu arada da dualar ediliyor. İsterseniz kendiniz isterseniz bir başkası adına Tavaf edebilirsiniz. Tavaf Kabe etrafında saat yönünün tersine 7 kez dönerek ve her tur bitiminde yine elleri kaldırıp dua ederek yapılıyor. Yaklaşık yarım saat sürüyor.

Bizim Tavaf yaptığımız alt katta herkes Kabe’nin duvarına el sürmek, eşarp, mendil gibi eşyalarını sürüp hatıra saklamak, Hacer’ül Esved taşına dokunmak için birbirini eziyor. Ben hala şaşkınlıkla etrafa bakarken, annem aynı şeyleri benim de yapmam için kolumdan çekti. Ancak, Hacer’ül Esved’e yaklaşmak bile mümkün değil. Erkekler var etrafında. Giden yapışıp kalmış. Ayrılmıyor. Ağlıyor. Müthiş bir kapışma. Bu köşeye bir Mutavva adı verilen bir din polisi koymuşlar. Taşı koruyor. Saldıranlara karşı güç kazansın diye de kolunu asılı bir halka var ona geçiriyor. Başka tutunacak yeri yok. Taşa sevgi gösterisinde ileri gidenleri itekliyor. İşte resmi,


Resimde biraz zor seçiliyor ama umarım Mutavva'yı bulabilirsiniz.

Hacer'ül Esved taşının Müslümanlara Allah tarafından Cennetten gönderildiğine inanılıyor.. Yeryüzüne ilk indiğinde bembeyazmış. Ancak insanlar dokundukça ruhlarındaki kirlilik nedeni ile (ellerindeki kirlilk bile yeter) kararmış. Daha fazla kirlenmesin diye cam bir bölümün içinde Kabe'nin doğu köşesine yerleştirilmiş ve başına da polis dikilmiş. Tavaf bile Hacer'ül Esved'in bulunduğu köşeden başlatılıyor.. Uğruna savaşlar verilmiş kutsal taş.

Ayrıca resmin sağ alt köşesinde duran  beyaz giysili kısa boylu adamın başkalarını nasıl ittiği görülmekte.

Hacer’ül Esved taşına yaklaşamadan bile geri döndük. Zaten bu izdihamı görünce benim de merakım kalmadı. Annem bu kez de Kabe’nin duvarına elimi sürmem için atakta bulundu. El sürmek konusunda ilk aklıma gelen herkesin el sürmesi nedeni ile oldukça kirli olabileceği. Yanılmamışım. Epey bir debelenmenin sonucunda Kabe’nin duvarına ulaştık. Yakından gidip bakınca el sürülen yerdeki kumaşın resmen yıpranmış ve eskimiş olduğu görülüyor. Burada da mikrobiyolojik hassasiyetim ve altyapım devreye girerek, her zamanki çözümümü uyguladım ve boyumda uygun olduğundan ortalamanın erişemiyeceği nispeten az ellenmiş yukarıdan bir noktaya el sürdüm. Kumaş kendinden desenli. Yumuşacık. Kemal’in dediğine göre her yıl Türkiye’den getirtilip değiştiriliyormuş ve Kral bu değişim sırasında bizzat görev alıyormuş.

İnsanlar tavaf yaparken ağlıyorlar, kendilerinden geçiyorlar, yüksek sesle dua ediyorlar. Tabiki bu arada da sürekli itişip kakışıyorlar. Herkes ‘’ben ve ailem diyor. Erkekler karılarını korumak için diğer herkesi itip kakıyor. Bir de grupla gelenler çok agresifler. Grubun ihramlı erkekleri kolkola verip halka oluşturuyor ve ortaya kadınlarını alıyorlar. Kalabalık içinde grubun dağılmaması, kadınlarına kimse değmemesi ve birlikte ibadet yapabilmeyi sağlayabilmek için herkese veryansın yapıyorlar. Terminatör gibiler. Önlerine geçen, veya grubu bozacağından şüphe ettiklerinin gözünün yaşına bakmadan ezip geçiyorlar. Prenses karıları ise hanım hanımcık ortada ibadetlerini zarifçe gerçekleştiriyorlar. Bu hareketleri, bizim grubumuzdan daha önce 8-9 kere Umre'ye gelmiş, hac yapmış ve her gün bize sabır diye öğütte bulunan teyzemizi bile en sonunda çileden çıkarttı. Bir baktım Tavaf sırasında söz düellosu. .
Bazen nefesiniz daralıyor. Benim gibi kolostrofobisi olanlar için zor bir durum. Zaman zaman insanların göğsüme oturduklarını hissettim. Ben nedense hiç sinirlenmedim. Sanırım uyuştum.

Tavaf istenirse nisbeten daha sakin olan yukarıda bulunan iki katta da yapılabiliyor.

Kabe ile ilgili teknik bilgi isterseniz diye ekliyorum. http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%A2be okumanızı tavsiye ederim. Kabe’nin etrafında başka mistik değerler de varmış. Ben de bilmiyordum.

Tavaf ettikten sonra iki rekat namaz kılınarak Allah’tan yapılan Tavaf’ın kabul edilmesi dileniyor. Ancak herkes herkesin üzerinde, doğru dürüst namaz kılınacak yer yok denilebilir. Aslında namaz kılınması için düzenlenmiş  halı kaplı bölümler var. Ancak insanlar, Kabe’de yaşıyorlar denilebilir. Buraları kaplamışlar. Uyuyorlar bile. O kalabalık arasında, hatta insanlar üzerlerinden geçerken, bazen taşın üzerinde uyuyabiliyorlar.

Neyse, bir yerlere sıkışıp, ibadetimiz tamamlamaya, namaz kılarken seccademizin üstüne basıp, önümüzden geçmelerine takılmamaya, elimizden geldiğince yaptığımız dualara konsantre olmaya çalıştık.
Bende bir parlama, patlama vardır. Ve genelde bu patlamalarımı kontrol edemem. Önceden, birisi beni itip kakacak veya ibadet edenleri rahatsız edecek densizlikte bulunsa anında tepki verirdim. Hatta Kemal bu huyumu bildiğinden ''aman oralarda kendini kontrol et. Sabır ve hoşgörü önemli bir erdemdir'' demişti. Kendimi kontrol edebilmek konusunda kendime pek güvenemiyordum doğrusu.

Ancak, ben bile inanamıyorum, kaldığımız o kadar gün boyunca ve hatta geldiğimden beri hala öfkelenemiyorum. Üzerime derin bir huzur geldi. Ne kadar ilginç değil mi? Ve bu dünya telaşında ne kadar sürecek acaba?

Saturday, 17 January 2015

Bölüm;3 VUSLAT

                                                                                                                                                           17/01/2015
Bölüm;3 VUSLAT
Şoför Pakistanlıyım dedi ama bende zerre kadar eyvah duygusu uyandırmadı. Sonuçta şirketin adamı ve gayet de düzgün bir adama benziyordu.
Yol boyunca epey sohbet ettik. Ben yine her zamanki gibi Suud’da yaşam ile ilgili sorularımı sordum. ‘’Kaçırılma olmaz’’ dedi. Gittiğimiz yola baktım o kadar işlek bir yol ki hele akşam trafiği insan kaçırmak için epeyce kalabalık geldi. Karmaşık ve yoğun trafikte en dikkatimi çeken kadın şoförlerin olmayışı. İnsana eksiklik duygusu veriyor.
Heyecanla kontrol noktasından geçmemizi bekliyorum. Bir şehre sadece bir dine mensup insanların girebilmesi çok ilgimi çekiyor. Dünya’da başka böyle bir şehir var mıdır? Bilmiyorum.
Şoföre, ‘’yaklaşırken söyle de fotoğraf çekeyim’, dedim. O da beni uyardı çekin ama gizli çekin lütfen problem olur.
Yaklaşık 1,5 saat sonra hazırlanmamı söyledi. Zaten yola sürekli check point’e kalan mesafeyi gösterir tabelalar koymuşlar. Kontrol noktasına gelmeden yoldan bir ayrım var. Bu Müslüman olmayanların şehre girmeyen, ancak şehrin etrafını saran yolları. Bu ayrımı geçtikten hemen sonra kontrol noktasına ulaşıyoruz.  Bu noktayı 7-8 şeritli otoban girişi diye düşünebilirsiniz. Girişte ben sadece 2 asker gördüm.  Trafik o kadar yoğun ki tek tek kontrol yapmaları mümkün değil.
Tabiki Müslüman olmayan birini girişte yakalarlarsa ne olur diye sordum. Şoför pek iyi olmaz dedi.
İşte Mekke girişindeki Kontrol noktasının fotoğrafları.


Önce bir normal, sonra da üzerinde Kur’anı simgeleyen iki kemerin altından geçerek kontrol noktasına ulaşılıyor.
Polis geçerken bakmadı sakince geçtik. Geçerken yavaşlanmıyor bile.
Yol boyunca şehre yaklaştıkça görkemli bir saat kulesi görülüyor. Ben de tabiî ki resmini çekmek için uğraşıyorum. Ne bilirdim ki bu Kabe’nin yanına yapılan ve uzun yıllar spekülasyon olan ZemZem Tower’ın tepesindeki saat kulesiymiş ve zaten ben her gün onun da altında herkes gibi tavaf edecekmişim. Zaten araba hareketli olunca da çektiğim resimler pek bir işe yaramadı.
Ulaştığımız akşam vaktinde şehir trafiği yoğun ve keşmekeş. Hiçbir düzen yok. Herkes birbirinin üzerine araba sürüyor. Hindistan gibi. Tam eyvah şimdi çarpacağız dediğimiz anda herkes gayet sakin bir şekilde yoluna devam ediyor. Türkiye’de olsa tam kavgalık olaylar.
Şehir gayet eski görünümde. Bir de acayip bir kayalık. Binalar çoğunluk eski. Diyelim yeni bir bina var yanında inanılmaz bir kayalık. Hem de şehrin merkezinde. Demek bu binaları da o kayaları yok ederek yapmışlar diye düşünüyor insan. Kimbilir ne kadar uğraşılmıştır böyle kayalık bir yere ev yapmak için alan yaratmak. Kahverengi devasa 7-8 katlı apartman yüksekliğinde kayalar.
Başladık annemin oteli aramaya. O kadar para aldınız, önceden şu otelin yerini bir araştırsanıza. Hem de otel oldukça merkezi bir yerdeymiş. Epey bir dolandıktan sonra şoför başka tarafa gidecekken ben gördüm de çevirttim. Yoksa daha çok arayacaktık.
Nasıl heyecanlıyım. Bir baktım Minik kuşum (annem) kapıda beni bekliyor. O kadar söyledim sakın dışarıda bekleme diye ama… Vatandan uzak hem de kutsal topraklarda olunca Vuslat’ın da tadı başka oluyormuş.
Otel dıştan gayet düzgün görünüyor ancak içeriye girdiğinizde tipik Arap dekorasyon anlayışı yüzünüze ‘’şaaaaap’’ diye vuruyor. Mobilyanın en caf caf’lısı. Hani üzerinde o kadar çok desen olunca oturanı göremiyebileceğiniz cinsten. Allah’tan Katar’a geldiğimiz ilk günlerde ev ve eşya ararken ilk çarpılmayı yaşamıştım da idmanlıyım. Yoksa kesin Migren ağrısını tetikleyebilir.;)))
Odamıza çıktık hemen. Odada ikinci bir şok. Tabiki odalar bizim alıştığımız otel odaları standardından farklı. Aslında odalarda tv., buzdolabı var. Ancak temizlik yok.
İlk anda annemi de alıp, orayı hemen terk etmeyi düşündüm. Ama nereye gider akşamın o saatinde nerede yer bulabilirdim. Bu annemi de tedirgin ederdi ki bu beni de çok üzerdi. Kendi kendime dedim ki sen buraya dünya nimetlerinden uzaklaşmak için geldin. İşte sabır göster ve kendini sına.
Aslında otel tipik Arap standardı. Sonradan tanıştığımız, Diyanet İşleri aracılığı ile gelenlerden, kaldıkları otelde bizden daha mutsuzlardı. Hem temizlik hem de sıcak su sorunu yaşıyorlardı. Allahtan bizim otelimizde sıcak su sorunu yoktu. Bir de otelimiz Kabe’ye çok yakındı. 15 dakikada Kabe’de olunabiliyordu. Diyanetin oteli epey uzakmış.
Aslında annemler, ilk geldiklerinde anlaştıkları üzere yepyeni bir otele yerleşmişler. Hatta ilk müşterileri de annemlermiş. Yemek yemişler, tam yerleşmek için bavullarını açacakları sırada bir haber yandaki inşaat nedeniyle üç gün su kesintisi var, oteli boşaltıyoruz. Bu kaldıkları otele işte bu sıra dışı olay nedeniyle gelmişler. Tabiî ki üç gün sonra niye geri dönmemişler bunu bilen yok. Grupta Müşteri şikayeti bilinci hiç yok. Her şey Allah’tan deyip kabul ediliyor.
Yemekler tabldot. Örnek menü,; çorba, kuru fasulye, pilav, hoşaf, salata. Ben yemekleri beğendim ve midem hiç rahatsz olmadı. Zaten burada amaç az yemek, bol ibadet olmalı.
Kabe’nin etrafını çevreleyen Hilton, Mövenpick gibi 5 yıldızlı otelleri, Zem Zem Tower gibi devremülkleri  Kabe manzarası diyerek satıyorlar. Ancak, Kabe’yi görmeye gittiğimde irkildim. Kabe ile yan yana hiç hoş durmamışlar. Ortamın tüm mistik havasını bozmuşlar. Zaten Suud’ların bu binaların yapılmasına izin vermeleri tüm dünya Müslümanlarının tepkisini çok çekmiş. Kabe’ye tepeden bakan ultra lüks binalar. Buraya gelenler gayet konforlu odalarda yaşayıp, pencerelerinden Kabe’yi tepeden görüp, açık büfelerde tıka basa yemek ve israf içersinde kalıyorlar. Bu İslam’ın mantığına ters değimlidir? Burada insanlar ihram’ı neden giyiyorlar? ‘’Allah’ım sana tüm maddi değerlerimden arınmış, tıpkı ölüme gider gibi geldim demek için değil mi?
Bu otellerin yıkılacağı söylentisi halen dillerde. Bu saatten sonra çok zor. Onları yaptıran kimler, ülkeyi yöneten kimler?
İlk şokumu gören ve beni çok iyi tanıyan annem hadi gel Kabe’ye gidelim, sana göstereyim, ziyaretimizi yapalım deyince odadan uzaklaşabilmek için sevinçle kabul ettim. Ama içimden de bu saatte mi diyorum. Saat akşam 9 civarı sanırım.
Hemen aşağıya indik. Otelin önünde Otel ile Kabe arasında ring yapan eski püskü otobüsler koymuşlar. Bilmiyorum sadece Türk şirketleri mi bu servisi yapıyor. Ancak 24 saat boyunca bu servisi yapıyorlar. Büyük hizmet. Bu servisi veren tüm Türk şirketlerine ait otobüsler Kabe’nin önünde aynı yerde yan yana bekliyorlar. Böylece insanlar istedikleri saat Kabe’ye gidip geliyorlar. Bu aşağıdaki resim de görülmekte. Her otobüste bağlı oldukları şirketlerinin adı var ve belli park yerleri var. Park yerlerinde de şirketlerin flamaları. Her şey yaşlı insanların kolaylıkla öğreneceği şekilde düzenlenmiş.

Sonradan bu servisin ne kadar büyük bir kolaylık olduğunu görecektim. Burada insanlar normal zaman kavramından uzaklaşıp, yemek, uyku, ibadet üçlüsü içersinde yaşadığı için gece gündüz kavramı olmadan ellerinden geldiğince ibadet etmeleri için düzenlenmiş. Çok başarılı.
Annemle biz de bu meydanda indik. Heyecanlıyım. Gecenin o saatinde etraf hıncahınç dolu. Hani derler ya her cins, dil, ırk Müslümanlar burada. Erkekler genelde ihramda ama kadınların kıyafetleri geniş bir spektrum oluşturuyor.
Etraf inanılmaz inşaat. Kule vinçlerden her tarafı kaplamış. Bir de Mühendisinden, işçisine baretli teknik eleman. (inşaatları gösterebilmek için ertesi gün çektiğim fotografı koyuyorum.)

İnanılmaz bir karmaşa. İçeri doğru ilerledikçe resmen inşaatların içerisinden geçiyoruz. Her ne kadar süpürülüyor olsa da etraf toz, toprak. Kalabalık bir yandan. Kendi kendime ay ben böyle karmaşık bir yerde hiç konsantre olup da ibadet edemem, hedeflediğim spirütüel boyuta da ulaşamam diyorum.
Ama yine de anneme Kabe’ye yaklaşınca önceden bana haber ver kendimi hazırlamak istiyorum diyorum.
Ben her adımda şimdi karşıma çıkacak diye düşünürken, annem yolun epeyce uzun olduğunu ve henüz gelmediğimiz söylüyor.
Annem ile el ele ve çok heyecanlıyız. Bu heyecandan sanırım koşarcasına ilerliyoruz. O an o anne,  ben  küçük çocuk. O yine bana yol gösteriyor, öğretiyor. Sevgiyle.
Yol boyunca acaba aniden karşıma çıkıverecek mi? Yoksa bu kadar yüksek binalar ile çevriliyken görmem imkansız mı diyorum. Hem etrafa bakıp görmek istiyorum hem de görme anım özel olsun istiyorum.
Kabe kompleksinin içerisine Safa ve Merve tepelerini de almışlar. Yani eskiden açıkta yapılan bu Sa’y işi şimdi kapalı ve havalandırmalı bir ortamda yapılıyor. Bu komplekse girerken ayakkabılar çıkartılıyor. Herkesin sırtında minik bir çantası. Ayakkabılar çıkartılıp içine konulurken içerisinden içerde giyilecek babetler çıkartılıp, giyiliyor.
Kabe’ye Merve tarafından giriyoruz. Herkes sa’y yapıyor. Yani Safa ile Merve tepeleri arasında 7 defa gidip geliyor. Müthiş kalabalık. Buraları daha sonra sizlere anlatacağım. Şimdi yaşadığım heyecanı dağıtmak istemiyorum.
Bu yolu da geçip biraz ilerledikten sonra, annem beni kalbimden vuracak şekilde az sonra Kabe ile karşılaşacaksın. Şimdi senden gözlerini kapatmanı istiyorum dedi. Ancak bu kadar güzel hazırlayabilirdi beni.

Gözlerimi kapattım. Annem elimden tutuyor ve birlikte 10 basamak kadar merdiven çıkıyor sonra iniyoruz. Köprü gibi bir şey geçtik sanırım. En sonunda bir korkuluğa dayanıyoruz. Şimdi gözlerini açabilirsin dedi. Yavaşça gözlerimi açtım. Yaklaşık 20metre ötemde tüm yalınlığı ile duruyordu. Sadece hiç planlamadığım halde gözlerimden yaşların aktığını ve tam o anda telefonumun çaldığını hatırlıyorum.  Arayan Kemal’di. Tüm o duygularımı sıcağı sıcağına onunla paylaşmak da ayrı bir mutluluktu. Gecenin ikinci Vuslat’ına ermiştim.

Friday, 16 January 2015

Bölüm 2; Yolculuk

                                                                       Bölüm 2; Yolculuk
Tüm işleri bitirip akşamın 9'unda eve geldiğimde kendimi savaştan çıkmış gibi yorgun hissediyordum. Kafamda bilinmezler, nelerle, nasıl karşılaşacaktım. Ya annemin oteline beni kabul etmezlerse? Başka otel organizasyonu da yapmamıştım. Annemin sadece ‘’gel odamda yer var’’ sözüne gidiyordum. Oysaki onlar tur ile gitmişlerdi. Beni kabul etmeleri maddi hesaplarına uygun olmayabilirdi, oda doldurulabilirdi ben gidinceye kadar. Aklıma bir sürü aksilik geliyordu. Hayatımda hiçbir yere böyle organizasyonsuz gitmemiştim. Hem de böylesine kapalı, bilinmez bir ülkede hiç olmaması gereken bir durum.
Yapacak bir şey yok, düşünmemeye çalışmak en iyisi. Umre ile ilgili bir şeyler bulup okumaya başlamalı deyip araştırmaya başladık. O sırada, Tv.de TRT Belgesel kanalında Hac ile ilgili bir belgesel başladı. Olay Hac ve Medine ayağında geçiyor olmasına rağmen Allah’ın hikmeti deyip pür dikkat izledik. Medine'ye de gitmem gerekiyormu bunu bile bilmiyorum. Umre için Medine ziyareti de gerekiyorsa zaman yok gidemem. Ne yapayım Umre'yi tamamlamadan,sadece annemle beraber Mekke'de olur gelirim diyorum.
Bir taraftan da internetten araştırıyor ve okudukça aslında, Umre’nin sadece Mekke ve Kabe’yi ziyaret olmadığını içerisinde farz bir takım ritüeller olduğunu öğrenmeye başlıyoruz. Bazı şeyleri anladık ancak konuyu toparlayamadan kafa karışıklığı ile en sonunda yattık.
Mekke kutsal şehir. Şehrin Mikat denen kutsal sınırları içerisinde sadece Müslüman olanlar girebiliyor ve zaten sonra resmini koyacağım bu kontrol noktalarından geçerek şehre giriliyor. Diğer din mensuplarına şehri sarmalayan ayrı bir yol vermişler ve bunlar kesinlikle şehrin Mikat sınırlarını geçemiyorlar. Müslümanlar ise bu Mikat sınırlarını geçmeden önce gusül abdesti alıp niyet edip 2 rekat namaz kılıp erkekler ihramlarını, kadınlar da tesettür kıyafetlerini giyip yola çıkıyorlar. Bundan sonra hayat son derece kontrollü. Diline, vücuduna, beynine hakim bir tavırda davranmak gerekiyor. Allah’ın huzuruna tüm yalınlığın ve dünya nimetlerinden arınmış saf halinle çıkmaya hazırsın demektir.
Uçak her ne kadar direkt Cidde’ye uçacaksa da Mekke Mikat hava sahasından geçeceği için Umre için gidenlerin bu hazırlığı yapması pratiklik açısından tavsiye ediliyor. Ben de usulüne uygun bu hazırlığı yaptım.
Umre’min sıra dışı olmasının bir diğer nedeni ise beni uğurlayanın olmaması. Tr.de bu işler epey şaşalı olur. Benimkisi pek bir minimalist. Birkaç arkadaşımın haricinde hiç kimsenin haberi yok. Can arkadaşlarımız Ayşegül ve Tayfun bu boşluğu hemen doldurup havaalanına gitmeden önce bizi kahvaltıya davet ettiler. Böylece  kahvaltı yapacak bile vaktimiz olmaması, hem de pek bir mahsun gidişimizi sıcak dostlukları ile bertaraf etmiş oldular. Sağolsunlar.
Artık ihramdayım erkekler namahrem. El sıkmak bile yok.
Bu güzel kahvaltıdan pek de bir şey yiyemedim. Ruhum, inanılmaz bir şekilde aşırılıktan, dünya nimetlerinden uzaklaştı. Birkaç lokma yetti doymama.

Artık ucmaya hazırım. Havaalanında veda anım.


Suudi Havayolları ile uçacagım. Bu bile beni geriyor. Bayan hostesleri var mı acaba diye düşünüyorum.
İhramın gereği olarak uçakta bayan yanı istedim. Eskiden böyle bir söz ancak espri olabilirdi.
Bekleme salonundan gördüğüm kadarı ile çoğunluk Umre yolcusu ve yalnız bayan bir tek ben varım. Kadınlar ve erkekler salonun ayrı bölgelerinde kadınlar genelde dışarı veya duvara bakacak şekilde oturuyorlar. Normalde gidip istediğim yere oturmaya alışık ben yanlış bir şey yapmamak için sürekli düşünerek hareket ediyorum. Ama bu durum bende gerginlik oluşturduğunu söyleyemeyeceğim. Sanki her şey içgüdüsel gidiyor. Bu arada saçlarım isyankar, örtü kayıyor ve sürekli düzeltmem gerekiyor.
Uçak tam zamanında kalktı. Uçak kalkmadan önce Peygamberimizin yola çıkmadan önce okuduğu seferi duası okundu. Bu dua Qatar, Emirates, Ethiad Havayollarında da okunur. Hayırlı yolculuklar anlamında.
 Yanımda Hintli kapalı anne,kız. Çok şekerlerdi. 23 yıldır Cidde’de yaşıyorlarmış. 20 yaşındaki oğlu orada doğmuş ve en sevdiği yer Suud'muş. Kızı da çok seviyordu. Dünya işte dedim herkes doğup büyüdüğü yeri arıyor. Oranın neresini seviyorsun denilemiyor.
Suud'da yaşam ile ilgili olarak tabiî ki aklıma gelen her konuyu sordum. Kadın Cidde’deki Hint Büyükelçiliği okulunda İngilizce öğretmeni, kızı da bir anaokulunda öğretmenmiş. Konuşmalardan anladığım kadarı ile tek yaptığı şey ibadet etmek, çalışmak, eve gelip ev işi yapmak Cuma günleri de Mekke’ye gidip dua etmek. Hayatında sokak, gezmek yok. Ama hayatından memnun görünüyordu. Belki aynı yaşlarda olabiliriz ama baya yaşlı duruyordu. Dizler bitmiş, yürüyemiyor. Kızın da tek eğlencesi  arkadaşlarının evine gitmekmiş. Ama yalnız sokakta dolaşamayacağı ve araba kullanamayacağı için babası götürürse. Sağolsun babam hemen götürür dedi.  Babası olmadığı zaman birkaç kız bir arabaya kaçak olarak binip istedikleri yere gidiyorlarmış. ‘’Ama çok hızlı hareket edip, nasıl davranacağımızı bildiğimiz için sorun olmuyor’’ dedi. Sevgi ve saygı dolu güzel bir aile gibi göründüler. Kesinlikle Hindistan’a dönmeyi düşünmüyorlarmış. Burası bizim evimiz diyorlar. Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi demiş Atalarımız.
Ben Cidde’den Mekke’ye yapacağım yolculuğun güvenliğini sorunca hakikatten kaçırılma olayları çok oluyor aman dikkat dediler. Bir de sakın Pakistan’lı şoförlerin arabalarına binmeyin dediler.
Ayrıca Cidde’de hırsızlık çok oluyormuş. İnsanların otururken ellerinden cep telefonlarını alıp kaçıyorlarmış. Ben moral bulayım derken bir sürü negatif olay anlattılar. Yalnız dikkat ettiğim bir şey oldu Hintliler dışında Pakistan’lı kadın kaçırır, Sudan’lı hırsızdır vs. deyip herkes hakkında bir şeyler söylediler. Bana sanki biraz yanlı geldi doğrusu.
Uçak’ta en önemli an Kaptan’ın tarafından yapılan ‘’yarım saat sonra Mikat sınırları içine gireceğiz. Umre yapacakların gerekli hazırlıklar yapmaya başlayabilirler.’’anonsuyla başlıyor. Bu anonsla birlikte herkeste bir telaş başladı. Abdest alıp, hazırlanmak için. Yanımdaki kadın da tuvalete gitti ve bir süre sonra geldiğinde tuvalet o kadar pis ve yerler alınan abdest nedeni ile o kadar ıslakmış ki kendini ve kıyafetlerini ıslatmamak için çok zorlandığını söyledi.
Yarım saat sonra bir anons daha oldu. Mikat sınırlarına giriyoruz diye. Herkes dua okumaya başladı. Ben de dua okuyup,  Umre için tekrar niyetlendim.
Bu arada benim de merak ettiğim konuyu açıklayayım. Suudi Havayollarında pek de süslü bayan hostesler var. Oldukça da güzeller. Tabiki Suudi değiller. 
Yaklaşık 2 saat 15 dakikalık oldukça rahat bir uçuş sonrası Cidde’ye planlanandan yarım saat önce indik. Çok şükür.
Yanımdaki anne bana uçağın penceresinden yandaki terminali gösterdi. Bomboş ama kocaman bir terminal. Hac zamanı kullanılan Hac terminaliymiş. Cidde Havaalanı köhne görünüyor Suudi’nin şaşasından eser yok.
İnmeden önce bana saçımın ucu  göründüğünü söylediler. Hadi gene düzelttim.
İnince nasıl bir ortamla karşılaşacağımın merakı içerisindeyim.
Yine havaalanı otobüsünde kadınlar ayrı erkekler ayrı yerlerde.
Sıramı beklerken hayatımın en ciddi duruşunda olduğumu söyleyebilirim. Korktuğum hiç olmadı. Gümrükten geçmem birkaç dakika içinde gerçekleşti. Bavullar anında geldi. Doğrusu hiç bu kadar hızlı bir giriş beklemiyordum.
Bir taraftan da etrafı inceliyorum. Etrafta başı açık 1-2 kadın gördüm. Hatta basenlerini örtecek uzunlukta kıyafet ile. Cidde Suud'un en açık şehri olduğu için olabileceğini hatırladım. Başkent Riyad, Taif veya Kutsal şehirler Mekke ve Medine'de bu durum geçerli değil. 
Dışarı çıktığımda onca para verip, beni alması için ayarlanmış taksi şoförü ortalarda yoktu. Başladım aramaya. Etrafta bazı bildiğimiz veya daha lokal araç kiralama şirketlerinin büroları var bir tek bu adı MAMLAKAT olan şirketin bürosu yok. İnfo’daki görevlilere taksinin bağlı bulunduğu şirketin adını sormak istedim adamların bakışlarından hiç hoşlanmadım. Yaklaşık 15-20 dakika boyunca deliler gibi adamı aradım. En sonunda yan yana oturduğumuz anne kızla tekrar karşılaştık. Bana adınız
 N – E – S – E ’mi dediler. (Buralarda daha adımı ilk seferde söyleyeni hiç duymadım. Hep böyle harf harf söylerler.)  Evet deyince ''sizin soför bak şurda sizi arıyor'' dediler. Cok şükür.
Uçak yaklaşık yarım saat önce indiğinden şoför yetişememiş. Kızamadım.

Araba neyse ki yepyeni kokuyor  ve çok lüks. Ohhhh deyip kendimi koltuklara attım. Yaşadığım gerginliği atıp, işin tadını çıkartmaya karar verdim. Baktım şoför İngilizce çat pat da olsa biliyor. Sohbet edip genel bilgiler alayım dedim. İlk sorum; Nerelisin? oldu. Cevap; Pakistan.

Thursday, 15 January 2015

İNANCA YOLCULUK; UMRE Bölüm 1; Hazırlık

İNANCA YOLCULUK; UMRE

Bölüm 1; Hazırlık

Annemin Umre’ye gitme durumu kesinleşince kendimle çok konuştum. Bir tarafım annemle yapacağım Umre’nin unutulmaz bir anı olacağını söyleyip katılmalısın ve bu fırsatı kaçırmamalısın derken diğer tarafım, ‘’süre çok uzun üç hafta, üstelik çalışıyorsun, yılbaşı tatiline Kaan gelecek, hep birlikte başka tatil planı var nasıl gidersin’’ diyordu. Ben keşke gidebilsem ile yaşadığım dönemde annem Umre’ye başladı, Kaan geldi, tatile gittik, döndük ve en sonunda Kaan’ı uğurladık.
Kaan’ı yolcu ettiğimizin akşamı evde otururken booking.com’dan bir mail aldım. ‘’Neşe, Londra, Dubai ve Mekke otellerinde indirim var’’. Oğlumu uğurlamadan sonra düştüğüm boşlukta hemen ilgimi çekti. Acaba annemin Umresinin son 4-5 gününe yetişebilirmiyim diye düşünmeye başladım. Anlayacağınız vahiy son derece teknolojik bir şekilde booking.com’dan geldi.
Ertesi sabah gidip araştırayım mı konusunda çok çelişip en sonunda dayanamayıp, atladım Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gittim.
Macera benim göbek adım misali, kapıda Elçiliğin açılmasını beklerken, karşı kaldırımda bir bisikletli gördüm. Hani şu evini bisikletine yükleyip dünyayı gezen tiplerden. Erken gitmişim yapacak bir şey yok öylecene beklediğim için ''keşke buraya gelse de laflasak da zaman geçse biraz'' diyorum. Hem bu tür hayatlar çok ilgimi çektiğinden, hem zaten seyahati sevdiğimden en önemlisi de Katar gibi bir ülkede böyle birini görme şansının sıfıra yakın olması nedeniyle gelecek mi diye bakarken geldi. Bu nasıl bir olasılık, Katar’da, Suudi Arabistan’ı bisikleti ile geçmek için vize almaya gelmiş bir Çinli. Tabiî ki başladık sohbete. İngilizcesi çok zayıf.  Çin’de restoren işletirken 18 yıl önce her şeyini satıp, dünyayı gezmek için yola koyulmuş. Dünya etrafında enlemesine kaç tur atmış. Güneye gidememiş ‘’okyanusu aşmak çok pahalı’’ dedi. Bana foto albümünü gösterdi. Kendisi ve foto albümü o kadar pisti ki fotolara bakarken oldukça rahatsız oldum. Amca, 18 yıl önce seyahata başlarken çekilmiş fotografını gösterdiğinde inanamadım aynı kişi olduğuna. Kelimenin tam anlamı ile erimiş, dişler dökülmüş. Perişan durumda. Daha da 7-8 yıl devam etmek niyetinde.
Yaklaşık yarım saatlik bir sohbet sonrası bizim kapılar açıldı ve ben hoşçakal deyip ayrıldım. Amca’yı da bir daha göremedim. Açıkçası, vizeye başvuranların hepsi içeri girerken o nereye gitti anlayamadım. Suudi’ler ‘hadi len gözümüz görmesin seni ne bu hal’’ deyip yok mu ettiler diye bile düşündüm.
İçeri girdiğimde ilk şoku yaşadım. Herkes kapalı ve bir tek ben açık. İçerde kendimi uzaydan gelmiş gibi hissettim. Keşke evde, arkadaşımın verdiği Abhaya’yı giyip gelseydim, bu halde bunlar bana vize de vermezler, hatta Elçilikten beni içeri aldıklarına şükür dedim. Neyse, yapacak bir şey yok, sıram geldi, görevli memur ile konuşacağım ama kimse İngilizce bilmiyor. Aradılar, bir bilen geldi o da çat pat. Ve söylediği ilk şey, ‘’Arap ülkesinde yaşıyorsun niye Arapça bilmiyorsun’’ oldu. Taş altında kalırım laf altında kalmam misali ben de ona ‘’sen neden Türkçe bilmiyorsun ve bana bu ülke iş daveti yaptı kimsede sen Arapça biliyor musun diye sormadı’’ deyince sustu, hatta gülümsedi.
Söyledik söyledik te, bu adamlar kadınların böyle cevap vermesine alışkın değil kendi kendime ‘’artık rüyanda alırsın vizeyi’’  dedim.
Vizeyi aracı kurumlar hazırlıyormuş. ‘’Şurada bekleyen adamlardan birinle anlaş’’ dedi. Bir sürü entarili adam var ama kime gitsem İngilizce yok. Sanki burası ayrı bir dünya.  En sonunda Kareem adında gençten Mısır’lı sevimli bir oğlan geldi. En azından iletişim kurulabilecek kadar İngilizcesi var. Benden pasaportumu aldı. Yaşımı sordu. Suudi Arabistan'da kadınların araba kullanması yasak, dahası ben de bilmiyordum 45 yaş altı kadınların yalnız seyahat etmeleri de yasakmış. Yanlarında mahrem olan bir erkek olması gerekiyormuş. İlk defa yaşlanmanın avantajını gördüm. Yoksa gidemezdim. Kareem bana yaşımı sorunca birden en son 47’de kalmışım, 47 dedim, sonra düzelttim 48 dedim yine hatırladım 2015 olunca 49 oldu. Ağzında diş teli olan bu saf çocuk ben her yaşı söylediğimde başını sallıyor, yeterli demek istiyor ama ben devam ediyorum en sonunda aman tanrım ne ara ben 49 oldum deyip şaşkın bir ifade ile finali yapınca bir baktım gözleri fal taşı gibi açılmış bana bakıyor ne yapıyor bu kadın diye. Allahtan 49’da final yapınca o da rahatladı ben de. Pasaportumu ve iki resmimi alıp gitti. Yarın başvuracağım, 2 gün işlemler, Perşembe alırsınız deyip ayrıldı. Günlerden Pazartesi. Ben sürekli ‘’başka belge istenmiyor mu’’ diye sorup duruyorum o da ‘’ yok hayır’’ diyor. İçimden de tanımadığın birisine pasaportunu verdin deyip duruyorum. Bir taraftan da ‘’aaa bu belge de lazım’’ demesini bekliyorum ki eve varmadan yolda aradı otel rezervasyonu istiyor. Araplar bir işe başlarken çok kolay diye başlayıp arkadan şu da lazım bu da lazım deyip bir türlü işi toparlayamazlar. Yanılmadım.
Neyse, birkaç zorluktan sonra çakma bir otel rezervasyonu yaptım. Çünkü, annemle birlikte kalacağım. Ama onların kaldığı yer böyle işler yapmıyormuş. Tur lideri rezervasyon yapmaya taa Suudi’ye geliyorum dedi. Bu devirde ne kadar ilginç değil mi? Trip Advisor’a baktım otel ile ilgili hiç review yapılmamış olması dikkatimi çekti. Ama sonradan anlayacaktım, müşterilerin o teknolojik düzeyde olmadığını. Gidince görecektim en entelektüelleri annem.
Neyse ki başka bir isteği olmadı Kareem’in. Sonradan kendisi ile de arkadaş olduk. Hep bilgilendirdi. Hatta Suudi’deki hayat, yalnız seyahatim vs. gibi konuları konuştuk hep. Beni cesaretlendirdi. Çünkü, gittiğimi duyan arkadaşlarım yapma, yalnız gitme kadınları kocalarının yanından bile kaçırıyorlarmış dediler. Hatta, taksiden inerken önce kadın insin, binerken ise sonra kadın binsin diyorlar. Yoksa, kocasını dışarıda bırakıp kadını alıp götürüyorlarmış. Binbir türlü negatif şeyler duydum, ama nedense pek takılmadım. Evde Kemal’in de oralarda yaşamış birisi olarak ilk söyledği şey kadınların kaçırılması oldu. Artık işi espriye vurdum. Yalnız seyahat edebildiğime göre yaşlıymışım baksana, beni alan hemen geri getirir filan diye.
Açıkçası, vize alabileceğime hiç ümidim yoktu, Kemal ise tam tersi verirler diyordu. Perşembe geldi, sözleştiğimiz gibi Elçiliğin önünde buluştuk. Bu kez giderken havaya gireyim bari deyip resimdeki gibi hazırlanıp gittim. Üstelik Elçiliğe girmeyip, dışarıda bekleyeceğim halde.


Kareem sağolsun her aşamayı bilgilendirdi. Ve en sonunda kucağında bir sürü dosya ile Elçilikten dışarı çıktı. Elçiliğin yanında toz toprak içersinde büyük bir park yeri var. O o tarafa arabasına doğru gidiyor. Ben ise asfalt kısa sureli park edilecek kısımda bekliyorum. Elçiliği V harfinin köşesi diye düşünürseniz ben bir uçtayım o'nun arabası bir uçta. İstiyorum ki arabasına yönelmeden bana uğrasında pasaportu versin.  Uzaktan geldiğini ve diğer tarafa yönlendiğini görünce ''Kareeeeemmm'' diye seslendim. Araplar kadınların sokaklarda yüksek sesle konuşmasına alışık olmadıkları için o sırada Kareem gibi iş takibi yapmakta olan tüm entarili Araplar şok etkisiyle bir anda döndüler bana bakmaya başladılar. Kareem de döndü baktı ama Abhaya'nın içinde beni tanımadı kafasını çevirdi.  Ben hala seslenmeye devam ediyorum. Kareeeeemm, it's me, Neşe, Neşe. Hala tanımadı ve arabasına yönlendi. Benim bağırmalarım da boşa gitti. Çaresiz yol yapımı nedeniyle açılmış çukurları ve engebeleri aşarak yanına gittim. Bana baktı, baktı, baktı... Benden böyle performans (Abhaya) beklemiyordu sanırım. Bir de Elçiliğe gireceğim zaman niye giymedim de şimdi hiç içeri girmeyeceğim halde giydim diye düşündü sanırım. Ben hemen duruma açıklık getirdim. Umre'ye adapte olmak için dedim. Kafasını sağa sola salladı. Yaş konusundaki performansımla birlikte sanırım içinden biraz garip biri (çatlak) olduğumu düşündü.
 Aldım mı vizeyi diye sordum ‘’bilmiyorum’’ deyince çöktüm. Meğerse işi bitmiş pasaporların hepsini vermişler o da benimkisi içlerinde mi diye kontrol etme şansı olmamış henüz. Beraber baktık. Ohhh çok şükür. Almışım.
O an ilk aklıma gelen ‘’eyvah gidiyorum, ne yapacağım ben şimdi’’ oldu. Benim gibi Umre’ye giden var mıdır acaba? Bugün vize,yarın uçuş. İnsanlar maddi ve manevi olarak yıllarca hazırlanarak gidiyorlar. Böyle bir ziyaretin gerekleri nelerdir hiçbir fikrim yok. Benimkisi, öncelikle annemi memnun etmek, onunla bu özel zamanları paylaşmak ve ikimizin hayatında da unutulmaz bir anı yaratmak ve biraz da meraktı. Yoksa, dini dürtülerle başlamış bir şey değil.
Tabiki ilk işim koşa koşa ertesi gün için biletimi almak oldu.
Mekke’de havaalanı yok. Sanırım güvenlik açısından. Seyahatin en önemli ayağı uçağın indiği Cidde’den Mekke’ye yapılacak yolculuk. Otobüsler, taksiler var. Annem çok alem. Onlar turla her işlerini güven altında yaptıkları için ‘’atla bir otobüse gel, her yere yalnız giden birisisin buraya da gelirsin n’olcak’’ diyor. Ülkenin gerçeklerinden o kadar uzak ki. Tabiki stress olmasın diye ona ''olur öyle gelirim'' dedim. Ama böyle bir annem olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum bizi hiçbir şeyden korkutmadı. Hep yaparsın dediği için de bizler herşeyin üstesinden gelebildik çok şükür. bu arada annem sadece son derece faydalı ;))) bir tavsiyede bulundu ‘’başını örtte gel iyi mi, burası kapalı bir yer’’.
Cidde-Mekke arası 100 km. Yolculuğunun güvenli olması için uçak yolculuğuna verdiğimiz paranın yarısı kadarına buradaki en bilinen, ciddi seyahat şirketi aracılığı ile taksi tuttuk. Bana kalsa bu kadar para verip taksiyi de tutmazdım ama. Hatta Kareem daha ucuza taksi teklif ettiği halde Kemal bir türlü ikna olmadı.

Artık hazırdım. Tabiki resmi olarak. Oysaki, Umre nedir, nasıl yapılır hiçbir fikrim yoktu. Hadi hayırlısı.